top of page
  • aliboratav

12 Adalar - Yaz Gezileri 1: Kos, Kalimnos: Yia sou, kalispera, epheristo - 2010 Ağustos

Güncelleme tarihi: 11 Nis

 

2010 Temmuz’unun ilk haftasında Bodrum’dan çıkıp hemen yakınımızdaki Yunan adaları arasında, kısa ve çok uzun, dolu dolu bir yolculuk yaptık. Kos, Pserimos,  Kalimnos ve Leros’tan anılar topladık. Yunan adaları gezileri için bir başlangıç yaptık. Bu sulara açılacaklar için yaşadıklarımızı, gördüklerimizi dergimizin Ağustos ve Eylül sayılarında paylaşacağım.



Kalimnos Vathi Koyu

 

Marquez’in bir lafı vardı, “bitiği için üzülme, yaşadıkların için sevin…”

Bu yılın ilk büyük yaz tatilinde hemen yakınımızdaki Yunan adalarına doğru uzandık. Kos, Pserims, Kalimnos ve Leros’a uğradık.

“Uğradık” demem laf olsun diye değil. Sahiden her bir küçük koyda ancak orayı tanıyacak, havasını soluyacak kadar konaklayabildik. Bir haftalık yolculuğumuz su gibi akıp geçti. Ama yine de dolu dolu yaşadık. O kadar dolu ve alışılmadık ki, size rotamızın seyrine uygun olarak iki bölümde, “devamı gelecek ay” şeklinde anlatmak zorundayım.

Bu ay Kos, Pserimos ve Kalimnos; gelecek ay da Leros, Kalimnos ve Bodrum.

Artemis’in adası Leros için kadınsı; insanları için de yumuşak ve sevecen derler. Belki o yüzden, biz de Leros’u tıpkı Simi gibi pek bir sevdik.

Kalimnos ise erkeksi bir ada olarak betimlenir; insanları da hırçın ve kavgacı. Kos’a gelince zaten kozmopolit bir havası var; üstelik de denizi balçık, rezalet! Herhangi bir Ege küçük koyunun deniz molasına uygun Pserimos da birkaç saat gelip geçilecek bir adacık.

En iyisi, lafı uzatmadan anlatmaya başlayayım…

 

Kan ter içinde hazırlık…

Bodrum çıkışlı mavi yolculuklarımızda bir alışkanlık haline geldi. Cumartesi sabahı en erken uçakla gidiyoruz ve ekip arkadaşlarımızla Milta Marina’nın hemen karşısındaki Cafe Cafem’de ya buluşuyoruz ya da seyehat hazırlıkları öncesi son bir mola veriyor, kahvaltımızı yapıyoruz. Bu kez de bu ritüeli bozmadık. Cafem’de bir mola verdik.

Bir yandan kahvaltımızı ederken bir yandan da sabaha karşı son kez baktığım Poseidon ve Windguru hava tahminlerini anlattım. O günden başlayarak her gün 24 saat boyunca giderek artan rüzgar görünüyordu. Yolculuğumuzun dönüş günü olan bir hafta sonra Cuma için Windguru Rodos - Kos hattında ve Patnos-Leros hattında 35 knots’a kadar hava veriyordu. Ekibe durumu anlattım, “son kez soruyorum, isterseniz rotayı Gökova’ya çevirelim” dedim… Ama tık yok. Onun yerine tekne hakkında soru geldi, “Gideriz canım” mırıltıları geldi…

Sessizce kararı verdik. Bir grup alışverişe, bir grup teknenin son hazırlıklarına yollandık.

Teknemiz bir Jeanneau 45. İsmi Samba. Üç kabin, bir de önde büyükçe bir depo var. Yelkenler furling. Motor 55 HP Yanmar. Üstüne çıktığımız anda önce yepyeni botunu ve dıştan takma motorunu görüp sevindik. İkinci olarak da spreyhood olmadığını görerek dehşete kapıldık. Bu havada o çapraşık dalgalı denizlerde koruyucu tente olmadan yolculuk fikri hiç de hoş değildi.

“Keşke herkese polar yerine ince yağmurluk alın deseymişim” diye kös kös düşünürken, aklıma İtalyan’ların çok sevdiğim “Keşke salakların servetidir” sözü geldi, omzsilkip teknedeki hazırlıklara başladım.

Yarım saat sonra süpermarket ekibi koca bir araba ile bir haftalık malzemeyi teknenin önüne getirdi. Bodrum öğleninde kan ter içinde o malzemeleri de teknenin minik dolaplarına tıkıştırıp palamarları çözdük.

 

Kos’a kadar eşsiz bir yelken keyfi …

Uzunca bir süre için denize çıkışlarda marinadan o ilk ayrılış anı muazzam duygusaldır. Bu kez de öyle oldu. Bir yıllık bir planlama ve hareket.Herkes teknenin bir köşesine oturmuş pontonların arasından yavaşça süzüldük. Hazırlık yapan diğer tekneler de, tatilini bitirmiş marinaya giren tekneler de bize imrenerek bakıyordu.

Milta Marina’dan çıkar çıkmaz askeri dinlenme tesislerinin önündeki koya girip çapayı salladık ve ilk denizimize girdik. (Bu çapa sallama/deneme meselesi çok önemli… Zira bir yolculuğumuzda çapayı marinadan bir saat mesafede sallamış ve ırgatın çok zor geri çekebildiğini görüp tüm yolculuk planımızı değiştirmiştik. 10’luk zincire 8’lik dişli çark koyarlarsa yalama olur ve çekmez tabii…))

Denizden çıktıktan sonra Bodrum açıklarını bir kolaçan ettim. Saat 13.30’du ve tahminlerde görüldüğü üzere rüzgar yükselmeye, dalgalar kırılmaya başlamış, kuzucuklar belirmişti.

Bodrum Kos arasındaki 13 milik mesafeyi geniş apaz 15-20 knots rüzgarla geçeceğimizi varsayarak ana yelkeni sonuna kadar açtık. Koydan çıktık ve kuzeyden aldığımız rüzgarla hafifçe yana yatarak ilerlemeye başladık. Güvertedeki her türlü ıvır zıvırı topladıktan sonra da cenovayı üçte iki ölçüde açtık.

Bitez’i de döndükten sonra biraz dalgalar kabardıysa da, şahane bir hava ve denizde hiç acele etmeden 6-7 mil süratle iki saat içinde Kos’a ulaştık. Bizim Jeanneau 45 spreyhood’u olmamasına rağmen bizi hiç ıslatmadan, inanılmaz dengeli ve güvenli bir şekilde yelken yapıyordu. Yolda rastladığımız bir iki 2 metreyi aşan ve bordamıza çarpan dalgayı da hiç hissetmedik bile.

 

Kos’ta yemek ve alışveriş…

Yolculuk öncesi aldığımız öğütler şunlardı:

- İçki ve şarküteri alışverişini Kos’tan yapın. Acayip ucuzdur.

- Kos Marina’ya değil, daha kuzeydeki gemilerin de yanaştığı ana limana girin. Limana girince kalenin batısındaki (sol-iskele) taraf daha sakindir.

- Adalara giderken geçerli vizesi olan pasaportunuz mutlaka yanınızda olmalı. Ama resmi giriş yapmak için siz ısrarcı olmayın. Onlar isterse uğraşın. Zira hem giriş çıkışa 300 Euro ödersiniz, hem de 6-7 saat bürokrasi ile uğraşırsınız.

- Barlar sokağındaki restoranlar (özellikle de Türkler arasında pek revaçta olan Nick’s Taverna) pek parlak değildir. Oun yerine limanın kuzeyinde yerli nüfusun rağbet ettiği tavernaları bulmaya çalışın…

- Yunan adalarında teknede yemek yapmakla uğraşmayın, gireceğiniz her koyda lezzetli mezeler, ahtapot, karides, kalamar vs, içki dahil adam başı 15-20 Euro’ya lezzetli yemek bulabileceğiniz tavernalar vardır.

Bu öğütlerin tümüne uyduk. Bir tanesi hariç.

Kos Limanı’nın güneyindeki sahillerde beyhude yere denize girecek güzel bir yer aramaya kalkıp, limana girmekte geç kalınca sol taraftaki sakin yerlerin tümünün dolmuş olduğunu gördük. Limanın ortasındaki sahil güvenlik botunun yanına demirlemeyi de istemediğimizden girişte sağde, gündüz saatlerinde adalar arasında dolanan gemilerin yanaştığı kalın lastikli rıhtıma yanaşmaya karar verdik.

Bir yandan da içimizde gece sert rüzgar olabilir korkusu var. Dolandık, dolandık. Sonunda da 50 metre demir döşeyip limanın girişte en ucundaki yere kıçtan kara bağlanabildik.

Tam şarapları açıp tatilimizin ilk gününü kutlamaya hazırlanırken, bu yer seçimimizin ne kadar hatalı olduğu da ortaya çıktı. Limana giren tekneler içeriyi kolaçan ederek yavaş yavaş geliyorlardı. Ama dışarı çıkanlar çıkış kanalını boş gördükleri anda tam yol verip manasız büyüklükte dalga yaratıyorlardı. Özellikle de bizim Türk guletler.

İlk tam yol tutkunu Türk kaptanın yarattığı dalgalar da bizim 45’lik Samba’ya gerçek bir samba yaptırdı. Bimininin metal konstrüksiyonu yanımızdaki teknenin biminisinin neredeyse içine geçti. Can kurtarma simidinin krom ayağı kırıldı. Teknemizin kıçı da rıhtımdaki büyük uçak lastiklerine öyle bir girdi ki, tüm yolculuk boyunca ova ova çıkartamadığımız simsiyah izler oluştu.

Bu ilk hatamızdı.

Neyse hemen kıç palamarlarını biraz açtık, zinciri kastık. Yanımızdaki tekne ile aramıza da ek usturmaçalar sıkıştırdık ve kendimizi sağlama aldık.

Tıpkı bizim kıyılarımızda olduğu gibi, yüksek sesle sirtaki çalarak ve güvertesinde herkesin dans ettiği limana dönen Kos’lu günlükçü tekneleri seyrederek gün batımı saatlerini geçirdikten sonra 200 metre ötedeki plajdan bir denize girip, sonra da piyasayı keşfe ve yemeğe gitmeye karar verdik.

Plaj tam bir hayal kırıklığı oldu. Kumsaldan denize adım atımız anda balçığa saplandık. Kilometrelerce uzayan ve tıklım tıklım insan dolu plajın kentin kanalizasyon deşarjının ortasına kurulmadığını umarak yeşilimsi renkteki denize bir girdik ve rıhtımda gördüğümüz bir dükkandan alkol ve jambon ağırlıklı bir alışveriş de yapıp hızla teknemize döndük.

Üstümüzü değiştirip hızla ilk Kos akşamımıza kapağı attık.

 

Kos’taki Kalimnos…

Liman’ın içinde uzunca ve hınca hınç turist dolu bir rıhtım gezisinin ardından ilk yemeğimizi yemek üzere teknemizi bağladığımız yere çok yakın kuzeybatıdaki ara sokakların arasına daldık. Bir arkadaşımızın tavsiye ettiği Kalimnos isimli tavernayı bulduk.

Bir gün sonra gitmeyi planladığımız adanın ismini taşıyan bu tavernada mavi beyaz renkler hakimdi. Daha sonraki tüm uğraklarımızda da tespit ettiğim bu görüntü aslında geleneksel değerlerini ve lezzetlerini yaşatmaya çalışan tavernaların ortak özelliği. Biraz daha Akdeniz ve Batı mutfağı sunan restoranlarda bir renk karmaşası yaşanırken, yunan mutfağına sadık ve yerel nüfusa hitap eden restoranların neredeyse tümünde mavi beyaz masa, iskemle, örtü, duvar rengi görülüyordu.

Duvarlarından mis kokulu yasemin salkımlarının döküldüğü Kalimnos Taverna da işte tam bu türden bir yerdi. Biz yemeğe oturduktan az sonra iç mekanda çok da yüksek sesli olmayan folklorik bir çalgıcı heyeti belirdi. Porsiyonların büyüklüğünü hayal edemediğimiz için bol bol ısmarladığımız mezeleri alana bulana yerken onları dinledik. Saatler aktı gitti.

İlk gecemizde abartılı bir sipariş vermiş olmamıza rağmen içki dahil 5 kişi 80 Euro hesap ödedik. Kabaca böyle bir yemeği Türkiye kıyılarında 250 Euro’dan aşağı yiyemeyeceğimizi tahmin ediyorum. O ilk geceden aklımda kalan güzel lezzetler zencefil tadı hakim kremalı soslu midye saganaki (Yunanca iki kritik kelime: saganaki-yahni, souvlaki-şiş), hafif sarımsaklı yoğurtla sunulan ılık zeytinyağlı yaprak dolması ve fileto sardalya kızartma idi. Ahtapot ızgara da aldık, ama sertti.

İlk günün yorgunluğu ile erkenden uyuduk. Akşam limana fazla giriş çıkış olmadığından teknemiz Samba, iyice kastığımız 50 metrelik zincirle mıh gibi limanın tam girişinde asılı gibi kaldı.

Sabaha karşı ise, korkuyla beklediğimiz bir ses ile uyandık. Samba’nın yanında büyük bir gemi manevra yapıyordu. Liman polisinden uzak kalalım diye bağlandığımız çıkışa en yakın rıhtım meğerse savaş gemilerine aitmiş. Neyse ki, Yunan savaş gemisinin kaptanı nazikmiş de mahmuzlayıp bizi batırmadı. Biz de iri kıyım savaş gemisinin 15-20 metrelik burnunun altında olası sabah rüzgar ve dalgalarından da korunup mışıl mışıl uyumaya devam ettik. Tek sorun Pazar sabahının köründe Kos belediye bando mızıka ekibinin gelip savaş gemisine karşılama töreni yapması oldu.

(Şaka bir yana, bu Yunanlı komşularımızın adalardaki militarist aktivitesi de biraz sinir bozucu ve paranoya seviyesinde… Bir daha Yunan adalarına ziyarete gittiğimde “peace” amblemli bir bayrak alıp iskele gurcatasına çekmeyi düşünüyorum. Bunu da bu vesileyle belirtmiş olayım…))

 

Pserimos’un sakin kayalıkları…

Pazar sabahı kiliselerin çanları ayine çağrı için çalarken kahvaltımızı ettik ve pılımızı pırtımızı toplayıp yola düzüldük. Kos’un kuzeydoğu ucundaki burunun sığlık ve kayalık döküntülerinin bir hayli uzağa gittiğini işitmiştim. Ama burnu dönene kadar neredeyse Kos-Bodrum yolunun üçte birini kat etmemiz gerekeceğini hayal etmiyordum.

Neyse, sayısız denemeler sonucunda kıyıdan 2-3 mil açıktan Kos’un Ammoglossa Burnu’nu dönüp Pserimos’a doğru rota tuttuk. Pserimos (Keçi Adası) birinde küçük bir yerleşim alanı bulunmak üzere sadece iki koyu olan küçük bir ada. Biz sert rüzgardan korunmak için güneydoğu istikametindeki küçük koya kayalıklara koltuk halatı atarak tutunduk. Niyetimiz biraz yüzme molası ve ardından da bir şeyler atıştırıp Kalimnos’un güneydoğu ucundaki efsanevi Vathi  Koyu’nda gecelemek.

Pserimos’un, batı kıyısında yelkenlilerin alargada demirleyerek geceleyebildikleri genişçe bir kumluk girinti de bulunan rüzgara korunaklı bu küçük koyu, gerçekten de anlatıldığı kadar berrak ve güzel bir denize sahipti. Doya doya yüzdük. Deniz koltuğumuzu şişirdik, pırıl pırıl sularda makarna sefası ve dip taraması yaptık. Saat 3 gibi hava sertleşmeye başladı ve Pserimos’un doğusundan Kalimnos’a doğru tırmanmaya başladık.

Yolculuğumuzun ikinci hatasını işte bu noktada yaptık.

Kuzey-kuzeybatıdan esen 15-17 knots rüzgarda orsalayarak gittiğimiz Kalimnos’un kıyısında haritada Rina diye bir köy görünüyordu. İstanbul’da yaptığım harita incelemelerinde ise Vathi’nin Rina’nın 6 mil kadar kuzeyindeki daha büyük görünen bir girinti olduğu zehabına kapılıştım.

Arkadaşlara dedim ki, “Bakın isterseniz bu Rina’da geceleyelim. Burası da güzel bir fiyord. Ama Vahi kadar görkemli değil.” Tabii herkes itiraz etti. “Aaaa, biz Vathi’yi görmek istiyoruz.”

Bunun üzerine o dalgalı denizde rüzgarı da kafadan alarak bir saat kadar kuzeye tırmandık. Bir de ne görelim, benim Vathi sandığım yer, kuzeyin dalgasını, rüzgarını alan kocaman bir boş girinti. Haydi mecbur geri döndük.

 

Rüzgarlı gece…

Saat 18.30 gibi Vathi’ye geri döndük. Hem 300 metrelik fiyordun içinde müthiş bir rüzgar koridoru oluşmuştu. Hem de Vathi’nin dibindeki 10-12 teknenin bağlanabildiği beton rıhtım ağzına kadar yelkenliler ile dolmuştu.

Vathi gerçekten çok güzel bir koydu. İskelenin hemen üstündeki terasta kurulu Porto Vathi Tavernası’da olağanüstü güzel görünüyordu. Ama bize yer kalmamıştı.

“Bir dahaki sefere” dedik. Kös kös geri döndük.

Vathi’nin bir yanındaki (batı yönünde) genişçe koya girdik. Burası açıkları balık çiftlikleri ile kaplı, yine deli gibi rüzgarlı sevimsiz bir koydu. Ama dip noktasında alargada gecelemeye müsait 8-10 metre derinlikte bir platform varda. Döşedik zinciri son baklasına kadar denize. Kendi kendimize bir ıssız koy gecesine hazırlandık.

Issızlıktan istifade Balkan mamulu sucuk ve Kos’tan aldığımız sosissonları pişirdik. Domatesli makarna ile mis gibi baharatlı (ve deşetli güzel kokulu) bir lezzet bombası yarattık.

Gece yemekten sonra hava tahminleri doğrultusunda açıklarda hava 20-25 şiddetine kadar çıktı. O havanın bizim koya etkisi ise dehşetli oldu. Sabaha kadar uğuldayan rüzgar, direğe vuran halatlar, zincirin şakırtıları içinde geçti. Sabah yanımızda alargada kalan bir teknenin gece yarısı endişeyle attığı ikinci çapanın ilkine dolandığını gördük. Zavallılar saatlerce iki zinciri birbirinden ayıklamaya çalıştılar.

 

Kalimnos’u denizden keşif…

Ertesi sabah vadiden aşağı vuran tüm deli rüzgarlara rağmen teknemizi mıh gibi bıraktığımız yerde bulduk. Sevindik.

Hafif bir kahvaltı yapıp yola çıktık. Önce Kalimnos’un merkezi olan Pothia Limanı’nı bir denizden inceledik. Fazla da beğenmedik. Sonra kıyı kıyı 26 mil yol yapıp Leros öncesi son uğrağımız olan Emporeios Köyü’ne kadar gittik.

Yol, özellikle de Pothia’nın 6 mil batısındaki burundan Telendos Adası’nın kuytusuna kadar korkunç dalgalıydı. Ve dalgalar tam kafadan geliyordu. Jeanneau 45’imizin okkasına bir kez daha şapka çıkardık. Gerçi 55 HP’lik motor biraz az geliyor ve dalgaya karşı ancak 5 mil sürat yapabiliyordu. Ama spreyhood olmamasına rağmen ağır tekne bizi hiç ıslatmadı.

Kalimnos’un batı sahilindeki yamaca kurulu sırasıyla Mirties, Panaromos ve Massouri köyleri denizden son derece sempatik görünüyordu. Ama devasa Telendos adasının korumasında da olsalar kıyılarda tekneyi demirleyip bir soluk alabilecek sakin bir yer bulmak mümkün değildi.

Üzerinde 15-20 ev bulunan Teledos Adası’nın kıyıları ise rüzgara karşı biraz daha korunaklıydı. Ama adadaki çıplaklar kampının önüne demirleyip namütenasip bir izlenim vermeye de gönlümüz razı olmadı ve adanın en kuzeyindeki Emporeios’a kadar yola devam ettik.

Emporeios Koyu, Kos-Kalimnos-Pserimos-Leros gezimizin en medeni durağıydı. Küçücük koyda tuhaf bir şekilde tonoz bulunuyordu. Biz de zaten biraz da bu nedenle bu köye uğramayı planlamıştık. Bir gece huzur!

 

Kaptan Kosta…

Emporeios’da gözümüze kestirdiğimiz en sağlam tonoza bağlandık. Tonozlara da bir şamandıra koymuşlar ki, maşallah vapur dubası kıvamında. Sabaha kadar o rüzgarda teknenin burnuna vurup inanılmaz gürültü çıkardı!

Koyda deniz berrak ve güzeldi. İlk kez teknemizin üstünde bağlı duran botu denize indirdik. Motoruna da taktık, kısa süre sonra da merakla köyü keşfe gittik. 100-150 haneli köy bizim ulaştığımız öğleden sonra saatlerinde tamamen siesta halindeydi.

Fakat, ısrarcı oldum. Tavernalardaki tüm balık ztoğunu inceledim. Sonunda köyün en şöhretli tavernası olan kaptan Kosta’da iri kıyım ve taze bir fangri tespit ettim. Akşam için ayırttım.

Öğleden sonra ilk kez rüzgar biraz hafifler gibi oldu. Mutlu mesut bir şekerleme yaptık ve akşamüstü şarap keyfimizi de yaptıktan sonra botla köye indik. Kaptan Kosta’nın oğlu Stavros bize fangriyi mükemmel bir şekilde pişirmişti. Çok güzel bir de Simi Karidesi (minik kanal karideslerini kabuklarıyla hafif baharatlı deep fried pişiriyorlar) yaptı. Standart mezeler yedik. Farklı olarak patlıcan mücveri denedik, ama pek parlak değildi. Ahtapot yine sertti.

Hesap pusulasında taze büyük balık farkını gördük. 1.2 kg fangriye 70 Euro yazmıştı. (Toplam hesap da 140 Euro.)

Bir daha Yunan sularında taze-büyük balık yemeyecektik!

Kaptan Kosta’nın sempatik tavernasının bir köşesinde de Kalimnos’un alameti farikası olan sünger reyonu vardı. Oradan da bir büyükçe sünger aldık.

Stavros yemin billah kendi sattıklarının orijinal Kalimnos süngeri olduğunu. Süngerci adada merkezi mağazalarda iyi ihtimalle Girit, büyük olasılıkla ancak Hint Okyanusu süngerleri bulabileceğimizi anlattı. Üstelik artık yeterince bulunmadığı için Hint Okyanusu’ndan ithal edilen süngerlerde de insanı kaşındıran bir bakteri bulunduğunu işittiğini de özellikle belirterek…

Sabaha kadar rüzgarın tüm çılgınlıklarına rağmen deliksiz uyuduk.

Emporeios Koyu’nda saydım 12 tonoz vardı. Yayındaki korsan bayraklı bungalovlu koyda da 5 tane. Tüm gezimiz boyunca başka hiçbir koyda tonoz göremedik. Bu da deniz turizmine bel bağlamış komşumuzun tembelliğinin kanıtıdır.

 

Arkası yarın…

Gezimiz burada bitmedi. Ama arasıra uğradığımız Simi Adası bir yana ilk kez çıktığımız Yunan Adaları turumuzdan o kadar çok anlatacak şey var ki, dergimizin sayfalarını biraz fazla işgal edebilirim.

Bu nedenle Macera ve güzelliklerle dolu Leros yolculuğumuzu ve dönüş sırasında uğradığımız Kalimnos’un merkezi Pothia’dan izlenimlerimi Eylül sayısına bırakıyorum.

Yedi gece, sekiz gün. Su gibi aktı geçti. Bol ve şiddetli rüzgarlar, yüksek dalgalar. Bilmediğimiz küçük koylar, limanlar, köyler. Anlamadığımız, ama bize hiç de yabancı gelmeyen bir lisanla konuşan güleç yüzlü insanlar.

Yabancı suların endişesini yaşadık, onları tanıdık ettik. Umarım, bir dahaki sefere oralara, artık oldukça iyi bildiğimiz Türkiye’deki küçük koyları dolaşırmış gibi gideriz.

Kalimera, kalispera, kalinita…

 

 

//////////////////////

 

Yunan denizlerinden küçük notlar:

 

Sagabo…

Bu sularda gezerken 4-5 sözcük bilmek lazım. Komşunuza bu sözcükleri söyleyince, bana mı öyle geldi bilmem ama çok hoşlarına gidiyor. Mesela:

Kalimera, iyi günler; kalispera, iyi akşamlar; kalinita, iyi geceler… Yia sou, merhaba, eyvallah, (ve her türlü iyi niyet tabiri)) Epheristo, teşekkür ederim… Ayrıca tavernalarda çalan ve zil zurna sarhoş turistlerin sabaha karşı haykırışlarından “saaagaaaboooo sagabo”  kelimesinin de “aaaaşşk aşk”  anlamına geldiğini kolaylıkla öğreniyorsunuz.

 

Meze merakı…

Herkes “Adalarda meze ye, mutlu ol. Hem az para verirsin, hem de alıştığın lezzetleri tadarsın” diyor. Tamam, haklılar. Ama 3 günden sonra mezeler (metzakis) bayıyor. Pek çok tavernada, ortaya karışık meze yerine herkesin edeplice bir antre, bir ana yemek alması halinde daha farklı ve iyi lezzetler elde edilebileceğini düşünüyorum.

 

Siga siga…

Anladığım kadarıyla, Yunanlı komşularımızın tavernalarını dolduran müşterinin neredeyse yarısı Türkiye’den geliyor. Bunlar da alışmışlar “Türkolar meze sever” diye. Siparişi verince sıcak soğuk tüm tabakları gümbürt diye masaya yığıyorlar. Yemenin içmenin keyfi kalmıyor. İşte bu noktada bir Yunanca sözcük daha bilmeniz gerekiyor: Siga Siga – “Yavaş yavaş. E mi, benim güzel kardeşim?”

 

Plomari…

Çok rakı meraklısı değilimdir, ama Pulomari marka uzo gerçekten bir baş yapıt. Uzo değil mutlaka Pulomari isteyin. Yemekten sonra da Yunan grappası olan Tsipouro (çipuro) toz haline getirilmiş buz içinde mükemmeldir. Meyhane kıvamındaki yerde çipuro sıcaktır. Biraz adetlere bağlı bir restoranda ise dipfrizden çıkartılarak verilir ki, tabiatıyla o zaman kırık buza da gerek yoktur.

 

Ahtapot...

Bu arkadaşlar ahtapotu ille de sert yapıyorlar. Bence cahilliklerinden. Mesela Batı Trakya’da da Yunan adalarında olduğu gibi, ahtapot güneşte kurutularak çürütülür. Ama edebiyle 2-3 gün bekletildiği için ve arada da tuz ve karbonat ile sıvandığından, o ahtapot ağzınızın içinde dağılır. Güneydeki bu adalarda ise, ahtapotu denizden çıktığı şekilde sert ve kayış gibi servis etmeyi marifet bellemişler. Dediğim gibi ya cahillikten ya da daha gerçekçi bir tahminle tembellikten.

 

Balık çiftlikleri…

Adalarda her koyda ve limanda balıkçı tekneleri gördüm. Belki yüzlerce. Ama bu teknelerin artık pek balığa çıktığını sanmıyorum. Tavernalarda olta ya da ağ ile yakalanmış taze balık pek az bulunuyor. Buna karşılık Özellikle balıkçı adası olarak ilinen Kalimnos’un o güzelim koylarının pek çoğu bizim Türkiye sahillerinden açık denize atmaya çalıştığımız gibi kıyıya yapışık balık çiftlikleriyle dolu. İçim acıdı.

Comments


bottom of page