top of page
  • aliboratav

12 Adalar - Yaz gezileri 3: BODRUM’DAN KOS, NISYROS VE TILOS’A 1 HAFTALIK 1 HUZUR - 2011 Ağustos

Suyun öte tarafını keşfe devam ediyoruz... 2010’un sanırım en özel yolculuğu Bodrum’dan çıkıp Pserimos, Tilos ve Leros’a uzanan rotamızdı. 2011 de ise, benzer bir keyfi Ege Adaları’nın güney bölgesinde yaşadık. Bodrum-Kos-Nisyros-Tilos rotasında, bu kez daha hafif bir havada huzur ve dinginlikle tanıştık. Lezzetli tavernalar, mükemmel sahiller ve sönmemiş bir yanardağın gizemli bacalarıyla karşılaştık...


Nisiros Adası Nikia Köyü'nün ünlü meydanı... (Bu arada... Köy meydanı deyip geçmeyin... UNESCO Dünya Mirası'dır...)


Denizin üstünde bazen öyle bir an gelir ki, sanki dünya nefesini tutar, güneşin kızgın ışınlarının altında rüzgarsız kalırsınız. Yelkenler çöker, suyun kıpırtısı bile kesilir, tekne durur. Dünyanın ne yönde döneceğini, ya da dönmeye devam etmekten vazgeçip vazgeçmemeyi düşündüğünü sandığım bu dakikalarda, hareketler iyice ağırlaşır. Teknedeki denizciler, rüzgar nereden geliyor diye umarsızca ufku tararlar; Mesela arkadan çekmekte olduğunuz sırtı bile, çoook ağır bir şekilde suyun derinliklerine doğru inmeye başlar.

Kıç havuzlukta hala uyumamış olanlar çaresizce birbirlerine bakarlar.

Karar zamanıdır.

Motorun düğmesine bastığınız anda da büyü bozulur.

2011'in ikinci uzun tatili, en azından ilk günlerimizde bu huzur ve büyüyü korumaya çalıştığımız, bir hayli de yavaş tempolu bir gezi oldu. Hava çoklukla sakin, dalgalar kolay, rüzgar azdığında da limanlarımız da korunaklıydı. Sert rüzgar ve yüksek dalgalar insana heyecan veriyor, ama böyle sakin tatillerin de ayrı bir keyfi var.


Plansız programsız...

Rotamız Bodrum, Kos, Nisyros, Tilos, Hayıt Bükü, Knidos, Kos ve Bodrum'a dönüş olarak şekillendi. "Şekillendi" diyorum. Çünkü yola çıkarken aklımızda Tilos ve Nysiros vardı ama ne gün nereye  gideriz diye hiç bir plan da yapmamıştık.

İlk durağımız Kos olduğundan ve biraz da, Yunan şarküteri hazineleri ve içeceklerini özlediğimizden fazla büyük bir alışveriş de yapmadan Bodrum'dan öğlen saatlerinde hareket ettik.

Teknemiz Samba... 2010'da Oniki Adalar'ın kuzey bölgesini gezerken kullandığımız ve sağlamlığına, kolaylığına hayran kaldığım bir Jeanneau 45. (Geçen yıl Kalymnos'un kuzey ucundaki Emporios'dan Bodrum'a zaman zaman 40 knots'ı aşan bir rüzgarla ve Pserimos ile Akyarlar arasında 3-4 metreyi bulan dalgalarda, hem de neredeyse full arma bir yolculuk yapmıştık. Sonunda da bu tekneye tam not vermiştik.)

Bodrum - Kos arası 12 mil. Bu bölgede rüzgar genellikle Karayel ya da Yıldız'dır. Hava önce geniş apazdan gelir, Kos'a yaklaşırken de rüzgarın şiddetine göre biraz orsaya dönse de genellikle sakin ve çok keyifli bir yelken rotasıdır. Sadece Kos'un doğu kıyılarına yaklaştığınızda adayı yalayıp şiddetini artıran rüzgarla biraz boğuşmak gerekebilir. (Sadece şiddetli Lodos'ta Kos'a geçmek biraz zordur.)

Bizim yolculuğumuzun Kos etabında da bu hakim rüzgar vardı. Bodrum açıklarında 15-16 esen rüzgarda tüm yelkenleri açtık. Kos'a doğru hava 22-23 knots'a yükselse de bu yolu büyük bir keyifle 7-9 deniz mili süratle 1.5 saatte tamamladık.


Kos'da liman hengamesi...

Hava yelken için öyle güzeldi ki, imkanımız olsa Kos-Bodrum arasında bir tur daha bile yapabilirdik. Zira hava tahmin sitelerinde sonraki günler çok hafif rüzgar görünüyordu.

Ama  bizim bir acelemiz vardı.

Acelemiz, giriş yapmak ve transit log alabilmek için Kos Limanı'nda bir yer bulabilmekti. İşte bu da, dünyanın en zor işlerinden biriydi.

Kos'da giriş  işlemlerini kendiniz yapmaya kalkarsanız 3-4 saat bürokrasi ile uğraşmak gerekiyor. Biz bunun yerine bir arkadaşımızın tavsiyesiyle Fanos Travel diye bir acenta ile anlaştık. Sahipleri güler yüzlü ve sempatik Seda Hanım ile kendisini "yabancı damat" olarak tanıtan Dimitrios... Giriş yaparken 100 komisyon, 15 liman polisi ücreti, 60 transit log ve yaklaşık 30 Euro marina kirası, yani yuvarlak hesap 200 Euro; Çıkarken ise 140-150 E ödeniyor. Çünkü transit log ücreti yok. Ama işiniz 15 dakikada halloluyor. Tabi bir tek şart var, limana erken bir saatte gireceksiniz.

Biz de saat 4 civarında girdik ve limanın doğu istikametindeki sakin bölgesinde kalan en son yere yerleştik.

Kos cayır cayır yanıyordu. Önümüzde de uzun bir öğleden sonra ve gece vardı.


Kendimizi Kalymnos'da bulduk...

Geçen yıl Kos'a geldiğimizde elimizde uzun bir restoran listesi vardı ve hiç birini beğenmeyip dönüp dolaşıp arkadaşlarımızın tavsiye ettiği Kalymnos isimli bir sokak arası tavernaya oturmuştuk.

Bu kez vaktimiz boldu. Elimizde daha da uzun bir restoran listesi vardı. Akşamüstüne yaklaşırken kendimizi tekneden attık. Şehirde gezilmesi gereken her sokağa bir adım attık. Hipokrat'ın ders verdiği meydandaki 600 yıllık ulu çınar; hemen yanındaki cami ve bedesten en beğendiğimiz yerler oldu. Dolaşırken listemizdeki tüm restoranları ve mönülerini de inceledik. Neticede kendimizi geçen yıl çok mutlu bir  gece geçirdiğimiz Kalymnos'un önünde bulduk.

Akşam 8 gibi Yunan adaları için erken bir saatte bir tavernaya gittiğinizde genellikle kolayca yer bulabiliyorsunuz. Zira buralarda hayat gece yarısına doğru başlıyor. Bu kez de öyle oldu.

Limanın denizden bakarken sağ tarafındaki ilk ara sokakta yer alan Kalymnos'un popülaritesi bu yıl daha da artmış. Yandaki bir restoranı da kiralamışlar kapasiteyi iki katına çıkarmışlar. Yemeklerin lezzeti ise azalmamış tersine artmış. Biz gittiğimizde bomboş olan tavernamız gece 10'da tıklım tıklım dolmuştu.

Büyük bir iştah ile, kalamar tava, ahtapot ızgara, fava, sardalya tava, feta peyniri saganaki, tereyağda minik karides tava (bizim "kanal karidesi"ne burada genellikle "Simi Shrimp" diyorlar), sarımsak ve peynirli patlıcan-biber kızartma gibi özlediğimiz lezzetli atıştırmalıklardan ısmarladık. Biraz sonra hepsi masaya yağmur gibi yağdı. Yiyeceklere bata çıka, masayı sildik süpürdük. 5 kişi, bol miktarda uzo, şarap ve çipuro dahil olmak üzere 86 Euro hesap ödedik.

Kalymnos'ta bu yılın asıl sürprizi ise, ailesi Türkiye kökenli Rum garsonumuz Suat Bey'di. Tavernanın sahibi bizim Türk olduğumuzu anlar anlamaz "Suat seninkiler geldi" diye seslendi ve gecemiz daha da şenlikli geçti.

Yemekten sonra Kos'un "Nafklior" adı verilen meşhur barlar bölgesinde hızlı bir tur atıp sabah 5'te güne başlamış yorgun bedenlerimizi dinlendirmek üzere  teknenin yolunu tuttuk.


Çapa bataklıkta kaybolunca...

Ertesi sabah kahvelerimizi içip kahvaltımızı da yaptıktan sonra küçük bir market alışverişi yaptık ve hemen yola koyulmaya hazırlandık. Zira limanın içinde denize girmek mümkün değil ve hava yakıcı.

Motoru çalıştırıp zinciri toplamaya başladığımız anda da yolculuğumuzun tek tatsız olasılığı gerçek oldu. Çapamız çevredeki motorlardan birine dolanmış.

Çare yok! Teknemizin nöbetçi dalgıcı olarak derhal maske, şnorkel, palet kuşanıp resmen kahverengi sulara atladım. Liman içinde derinlik 3-4 metre dibe inip karmaşayı gidermek mesele değil de, bulanık suda yarım metrenin ötesi görünmüyor. Mecbur körlemesine el yordamı ile dolanan zincirleri ayırdım ve kendimi gerisin geri tekneye attım. Bu limanda zincir atmak zorundasınız, tonoz yok. Ve özellikle de, sakin olan doğu tarafında dip tam bir çapa, halat mezarlığı. Ne kadar düzgün atarsanız atın çapanızın bir şeye takılma olasılığı var.

Duş-muş nafile. Üstümde yapışkan ve kokulu bir tabaka var...

Hızla kendimizi limandan dışarı attık ve temiz sulara ulaşır ulaşmaz kendimi denize attım: Kötü liman suyunun hakkından ancak temiz deniz suyu gelir!


Suyun öteki yakasında yeni keşifler...

Kos doğudan batıya yaklaşık 50 km uzunluğunda büyük bir ada. Tekne ile geziyorsanız Kos Limanı dışında sadece iki seçeneğiniz var. Birincisi adanın ortasında güney sahilinde yer alan çılgın eğlenceler kasabası Kardamaina. İkincisi de, yine güney yakasında batı ucundaki Kamari. Biz Nysiros rotamıza daha yakın bir noktada olduğu için ikinci gecemizi limandan 24  mil uzaklıktaki Kardamaina'da geçirmeye karar verdik.

Hedefimiz, iki gece Kos'un hareketli gece hayatını kokladıktan sonra sakin bir tatil rotası tutmak.

"0" rüzgar, kıpırtısız bir denizde motorla sakin bir seyir yaptık. Kardamaina'ya 3-4 mil kala 200-300 metre yükselen kayalıkların altında berrak ve lacivert sularda bir deniz molası verdik. Yunan adalarının genel problemi eğer limanda geceleyecekseniz  deniz kalitesinden biraz uzaklaşıyorsunuz.

O güzel sularda tatilimizin ilk şahane deniz banyosunu yapıp çıktığımda kurulanırken teknemizin 50-60 metre açığında iki siyah yüzgeç gördüm. Hemen dürbünü aldım, bir de baktım ki resmen ve alenen iki adet köpekbalığı. Bizimkiler de denizde...

Tabi çığlık çığlığa herkesi tekneye topladık. Tekneye son çıkanlardan önce köpek balıkları belki de patırtımızdan çekip gittiler. Sonra, kolaysa görmeyenleri inandır...

Neyse güle eğlene Kardamaina limanına girdik. Daha doğrusu liman değil de sevimsiz bir mendirek. Bizim ki gibi 7-8 teknenin kıçtan kara bağlanabileceği küçük bir bölümü var. Çoğu yer dolu. 2 boş yer var, birinde "park etmeyiniz" diye yazıyor. İkincisi de 2-3 tekne birlikte gelmişler 3 günlük ödeme yapmışlar, arkadaşları, "buraya ödeme yaptık birazdan tekne gelecek" diye bizi gerisin geri çevirdiler.

Gittik mendireğin doğu kıyısındaki kum zeminde çapa attık, biraz alargada kaldık. Meğer burada adet, mendirekteki günlük feribotların seferleri bittikten sonra dipteki sevimsiz bölgeye aborda olup, sabah ilk ticari tekne geldiğinde pılını pırtını toplayıp yola koyulmakmış.

Kardamaina, gündüzleri bir Meksika kasabası gibi in cin top atıyor, herkes siestada. Geceleri de büyük bir curcuna olurmuş. Adadaki gençlerin yarısı buraya akın ediyor, barlardan dışarı kollar ve bacaklar sarkıyormuş... Belki 100 tane bar var ama, doğru dürüst kafa çekeceğiniz bir taverna bile yok.

Yani bize pek hitap eden bir yer de değildi.

Şansımızı 15 mil güneydeki Nisyros'da denemeye karar verdik.

İyi ki de öyle yapmışız...


Volkanın eteklerinde bir sahil köyü: Pali

12 mil yol. Kos'tan biraz açıldıktan sonra batıdan esmeye başlayan meltem ile yelkenlerimiz doldu, sakin bir yolculukla saat 6 gibi Nisyros'un kuzeydoğu köşesindeki Pali köyüne ulaştık.

Pali, 40-50 yelkenlinin çapa atarak iki kıyısına karşılıklı kıçtan kara yanaşabilecekleri sempatik bir mini marina. 5'er Euro karşılığında su ve elektrik alınabiliyor. Mendireğin dibinde de balıkçı kayıklarının bağlı olduğu ve gerektiğinde küçük motoryatların yanaşabileceği daha sığ bir bölge var. Mendireğin çevresinde 30-40 ev, kıyı boyunca sempatik restoran ve kafeler. Bir iki bakkal-market. Çok güzel küçük bir manastır. Hepsi bu.

Biz vardığımızda rıhtımlar ağzına kadar doluydu. Neyse ki, umutsuzca etrafa bakınırken kuzey rıhtımından bir katamaran demir aldı ve açılan gediğe bizden önce limana giren bir diğer yelkenli ile hızla park ettik. Bizden sonra gelenler yer bulamadıkları için Mandraki'ye gitmek zorunda kaldılar.

Yerimize yerleşir yerleşmez, bir şişe vakti keraat şarabı açtık. Bloglardan, web tanıtım sayfalarından ve kitaplardan topladığımız Nisyros restoranları bilgilerini masanın üstüne yatırdık. Herkesin fikir birliği ile tavsiye ettiği restoran Captain's Place idi. Vakit biraz daha ilerleyip karaya çıktığımızda bir de baktık ki, kaptanın yerinde in cin top atıyor. Bu tür yeni keşfettiğimiz yerlerde her zaman birinci ilke "en dolu restorana otur"dur. Dolayısıyla biz de 50 metre ilerdeki Afroditi Taverna'ya yerleştik çok da memnun kaldık. yine aksırıncaya-tıksırıncaya kadar yedik içtik ve adam başı 15 Euro hesap geldi.

O gün çaktırmadan bir hayli yol yapmıştık. O yolun verdiği rehavetle erkenden yattık adayı keşfi ertesi güne bıraktık.


Kraterin dibi ve Nikia...

Bu tür küçük adalara vardığınızda eğer bir araba ya da vespa kiralayıp karadan keşif niyetiniz varsa mutlaka hemen rezervasyon yapmak gerekir. Zira çoğunlukla az sayıda araç vardır ve sizinle aynı gün keşif gezileri yapmak isteyen çok sayıda ziyaretçi varsa, sabah ayazda kalırsınız.

Keyfiniz kaçar...

Biz deneyimli kaşifler olarak teknemizi rıhtıma bağladıktan 1-2 saat sonra ertesi gün için minik bir araba kiralamıştık.

Sabah kahvaltıdan sonra, keçi gibi dağlara tırmanan Nissan Micra'mıza atlayıp yollara düştük. Tek problem 5 olgun yolcu için arabanın hacminin biraz sınırlı olmasıydı...

Tavernada ahbap olduğumuz garsonumuzun tavsiyelerine uyarak önce Nisyros volkanını 300 metre tepeden gören Nikia dağ köyüne gittik. Dağın tepesine kurulmuş 100 haneli çok şirin bir köy. Bütün evler pırıl pırıl boyalı, mavi, yeşil, mor tahta kepenkler, duvarları sarmış begonviller, asmalar, camlardan sarkan sardunyalar, asırlık serviler... Ayrıca iki manastır  ve bir de volkan müzesi var... Her yer, her ev bakımlı... (Bunlar hep AB hibe fonlarıyla yapıldı...)

Havanın oldukça sıcak olmasına rağmen keyifli bir öğlen geçirdik. Gezimizin sonunda dağın Tilos'a bakan yamacına kurulmuş kafe-restoranda bir yorgunluk birası içtik. (Tabii ki Mythos marka...)

Sonra fazla vakit kaybetmeden dağın kıvrımları arasındaki çok güzel bir yoldan volkanın kraterine gittik.

Ortasında yaklaşık 300 metre çapında 70-80 metre derinliğinde bir krater bulunan volkanik arazi adanın tam ortasında. Sıcak ve yürüyerek keşif zorluğuna rağmen ilginç. En azından yakın coğrafyamızda eşsiz bir deneyim. Bildiğim kadarıyla bölgemizde aktif olan başka bir yanardağ da yok.

Dibinde biraz ezici bir kükürt kokusu ve hala içinden dumanlar tüten yeraltı bacaları var. Topak bir hayli sıcak (40-50 derece) ve yumuşak. Ayağınızı bastığınızda da çökecekmiş gibi esniyor.

Kısacası, inmesi çıkması  biraz zorlu,  yeraltına uzanan bacaları ürkütücü, ama sonuçta görmeye değer bir yer.

Dönüşte, ısınmış bedenlerimizi serinletmek için  adanın siyah volkanik taşlarla kaplı ünlü plajlarından biri olan Loutra'ya gittik. Fakat rüzgar çıkmış, Loutra'da deniz kabarmıştı. Kös kös Pali'ye döndük mendireğin hemen yanındaki siyah kumlu plajımızdan kendimizi denize attık.


Adanın merkezi: Mandraki

Gökyüzünden tıpkı bir yanardağ krateri gibi halka şeklinde görünen Nisyros’un kıyılarında her havaya korunaklı girintili koylar yok. Adanın merkezi olan Mandraki ise kuzeybatı köşesinde, yani karayel ve bölgenin hakim batı rüzgarlarına en açık köşesinde.

Akşamüstü kiraladığımız araba ile Mandraki’ye gittik. Gün ortasında Kos’tan volkanı görmeye gelen turistlerle tıklım tıklım dolan Mandraki bomboştu. Tavernaların çoğu da öyle. İskemleler rüzgarda örtüler uçmasın diye masaların üstüne ters çevrilmiş, bir hayalet kasaba. Deniz kıyısındaki banklarda oturan siyah entarili yaşlı Rum hanımları, sıcakların dinmesini fırsat bilip sokaklarda gezintiye çıkmış birkaç kedi köpek...

Ana limana girmiş yelkenlilerdeki talihsizler de sanırım bu depresif moda uyum göstermiş akşam 8’de uykuya çekilmişlerdi.

Anında arabamıza atladık ve Samba’mızın bizi beklediği küçük mutlu köyümüz Pali’ye döndük. Sahile iner inmez Captain’s Place'in bir hayli dolu olduğunu gördük ve bu kez de akşam yemeği için orada demirlemeye karar verdik. Yemekler tıpkı gezginlerin izlenim yazılarında olduğu gibi leziz, hesap minnacık, ortam da fevkalade sıcaktı. Ama kişisel izlenimim ilk gece oturduğumuz Afroditi Tavern’in daha keyifli olduğudur...


Tilos’a doğru...

2 günlük liman konaklaması nedeniyle hem pis su tanklarımız dolmuş, hem de bulaşıklar evyeleri doldurmuştu. Bu nedenle sabah kalktığımızda hemen kendimizi limandan dışarı attık.

Nisyros’un doğu kıyısı daha korunaklı. Adanın ortalarına kadar aşağı inip, kıyıya yanaştık. 4-5 metre derinlikte cam gibi bir suyu olan küçük bir koya demiri salladık. Alargada kahvaltımızı yapıp doya doya denize girdikten sonra yelkenleri açtık hafif rüzgarda Tilos’a doğru dümen tuttuk. Nisyros’un güney ucundaki Avlaki köyü hizasına geldiğimizde Ege’nin rüzgarı da yükseldi, Tilos’a olan 20 millik mesafenin önemli bir bölümünü iyi bir rüzgarla çevremizdeki diğer teknelerle çaktırmadan yarışarak kat ettik.

Tilos’un kuzey burnunu geçtiğimiz anda rüzgar bir anda sıfıra indi. Denizin ortasında kalakaldık. Yelkenler salatalık oldu...

“Akıntıyla biraz aşağı doğru kayar mıyız? Hep beraber üflesek bu yelken şişer mi?” diye çaresiz arayışlara girdiysek de, sonunda şeytan devreye girdi, motor çalıştı. Tır tır Livadia’ya kadar gittik.

Tilos’ta bizim gittiğimiz gün, yani 27 Temmuz günü bölgenin en büyük festivali olan Agios Panteleimon vardı. O nedenle büyük bir “ya yer bulamazsak” endişesi içindeydik. Livadia'nın mendireğine yaklaşırken direklerin sayısını dürbünle tespit etmeye çalışmak ve benzeri manasız gayretler içine girdik.

Mendireğin girişine geldiğimizde gördük ki, içerisi neredeyse tamamen boş. Hemen bir yer seçtik, tonoz ile karaya bağlanıp, rahat bir nefes aldık. Herhalde bu şöhretli festival nedeniyle “yer bulunmaz” deyip Livadia’ya kimse gelmemişti. (Kaldı ki, limanda yer olmasa bile Livadia mendireğinin güneyinde kalan uzun koy demirleyip alargada gecelemeye son derece müsaitti.)


Livadia’da tavernacı Vangelis...

Tilos muhtemelen Nisyros’a göre çok daha güzel bir ada. Mesela geceleri sadece bir açık bar bulunan Micro Chorio isimli bizim Kayaköy’e benzeyen virane köye gitmeyi çok isterdim. Adanın güney sahillerindeki inanılmaz güzellikte koylarda gidip gecelemek, en azından bir gün geçirmek de çok hoş olabilirdi. Ama hem festival nedeniyle hiç bir kiralık araba bulamayışımız nedeniyle; Hem de Fırtına Takvimi’nde temmuz ayının son günlerine denk gelen kazip şöhretli Kızıl Erik Fırtınası’na çok güneyde yakalanmamak için Tilos’da sadece bir gün geçirmeye karar verdik.

O günü de, Livadia’nın iri ve yuvarlak taşlarla kaplı olağanüstü güzellikteki plajında tembellik yaparak geçirdik. Akşam da limanın hemen kıyısındaki iki katlı teraslı Gorgona (denizkızı) isimli sempatik tavernaya gittik.

Herzamanki yemekler, mezeler, deniz ürünleri Plomari Uzo’muz, benim bayılarak içtiğim karafta sunulan Retsina şarabı vs vs, hesabımız da tekrarlamak gibi olmasın adam başı 15 Euro...

Ev sahibimiz... Güleryüzlü ve sanırım bir sağlık sorunu nedeniyle kısık sesli Vangelis Papadopulos. Bu tavernayı oğlu ve kızıyla birlikte işletiyor. Dertsiz tasasız adalıların bir mutlu örneği daha...

(Yemekten sonra ellerimi yıkamak için tuvalete gittim. Baktım girişte bir dresuarın üzerinde Vangelis’in çocukluğunu ve çocukluğunun Tilos’unu anlattığı minik bir kitapçık. Hemen satın aldım, gece yattıktan sonra okudum. Ne kadar da Egeli, ne kadar da bizden bir öyküydü...)

Felekten bir güzel akşam yemeği daha çaldıktan sonra tüm yorgunluğumuza rağmen festivale de gittik.

Livadia’ya otobüsle 45 dakika mesafedeki bir dağ manastırında yapılan festival tıpkı volkan ziyaretimiz gibi bu yolculuğun gerçekten çok farklı bir deneyimi oldu.


Livadia’nın muazzam çörekçisi...

Çok rahatlıkla gelip bir pansiyon ya da kiralık evde 1 hafta yaşanabilecek Livadia’da çok sayıda keyifli ve lezzetli olduğu her halinden belli taverna var.

Ayrıca bir de.... Tam çarşı sokağının ortasında muazzam bir çörekçi/börekçi.

Sabah baktık hava gayet sakin. Fırtına filan yok. Nefsimizi hamur ile köreltmek üzere derhal çörekçiye girdik. Türklerin hamur aşkı başka olur. 5 kişi herhalde 15 kişilik çörek, börek, kruvasan, pay, tatlılı, sosisli elmalı, çukalatalı, patatesli ne bulursak yedik. 5-10 çay, 3-5 espresso toplam 25 Euro hesap ödedik. Börekçi-çörekçi dükkanının sahibesi bizi çok sevdi, biz de onu ve ürünlerini çok sevmiş bir şekilde midemizi sıvazlayarak Samba’nın yolunu tuttuk.


Neye niyet, neye kısmet...

Niyetimiz Kos’a geçip o koca adanın bugüne kadar keşfedemediğimiz yerlerinde 2 gün geçirdikten sonra çıkışımızı almak ve tatilimizin son gününü de Bodrum yakınlarında korunaklı bir yerde geçirmekti. Fakat o sakin hava Tilos’tan ayrıldıktan 15 dakika sonra yerini “Kızıl Erik”in hafif esintilerine terketti. Daha Tilos’un korunaklı kıyılarından ayrılmadan rüzgar 20 knots’a çıktı. Burnun ötesinde ise dalgaların şimdiden kuzucuk boyutunu aşıp danacık kıvamına geldiği görülüyordu. Bunun üzerine hızla karar değiştirip, yelkenleri biraz küçülttük, rotayı da Knidos’a çevirdik.

Açık denize çıktığımızda, baktık rüzgar orsaya bile izin vermiyor, içimiz dışımıza çıkacak... Dümeni biraz daha doğuya doğru kırdık; Hayıt bükü’ne doğru döndük.

Samba bu yollara bizden daha alışıktı. Doğru rotayı tutunca dalgaların üstünde uçmaya başladı.

(Bu arada bu sularda gezeceklere küçük bir not: Hava sertlediğinde Tilos’un doğusunda 2 metre civarında olan dalgalar, adaların batı koridorunda 6 metreye kadar çıkabilir dikkatinize!)

Biraz adrenalini yükselten keyifli bir yolculukla Hayıt açıklarına geldik. Neyse ki, Kızıl Erik fazla öfkeli değildi. Datça’ya yaklaşırken rüzgar 25 knots civarında dalga boyu da karanın korumasıyla 1 metre gibiydi.

İşte o anda...

Knidos tarafından, yani bizim iskelemizden gelen iki büyükçe motoryat gördüm. Tam gaz üstümüze geliyorlar. Yelken yapıyormuşuz, yol hakkı bizimmiş, pek umurlarında da değil. Ben de hiç rotayı değiştirmeden yola devam ettim.

Eh, onlar deliyse, biz de deliyiz!!!

Birincisi iyice büyük bir tekneydi.. 2-2.5 metrelik dev bir dalga çukuru açıp 150 metre önümüzden geçti gitti. İkincisi de önümüzden geçip bizi ıslatmak niyetinde. Biz 8-9 mil hızla gidiyoruz, o da gaza iyice yüklenmiş ille de önümüzden geçecek...

Geçti de... Hatta arka havuzlukta bir takım küçük hanımlar ayağa kalkıp göbek atarak bizi selamladılar filan...

Sonra mı ne oldu? İlahi adalet!!!

5-6 yüz metre ilerde birden o koca motoryat durdu, dalgalarla yalpaya düştü, sürüklenmeye başladı.

Neyse biz selametle 23 millik yolumuzu tamamladık. Hayıt Bükü’nde 50 metre zincir döşedik Muhtar Bey’in iskelesine sığındık.


Ortam Restaurant ve Knidos ve yeniden Kos...

Rüzgarın ve dalganın yorgunluğunu Hayıt Bükü'nün güzel denizinde atıp akşam daimi mekanımız Ortam’a gittik. Trança ebatlarında güzel bir mercan vardı buzdolabında, parakete ile sabah yakalanmış. Nefis bir ızgara yedik. İşte bu da bizim kıyıların farkı Yunanlılar maalesef tembel, bu balıklar ancak Türkiye kıyılarında yenebiliyor. Tabii fiyatlar da biraz daha tuzluca oluyor.

Akşam Ortam’ın ortakları Süleyman ve Mahmut ile biraz sohbet ettik. Bizim önümüzden geçmeye çalışırken motoru bozulan tekne onların müşterisiymiş. Mahmut “çok fena oldu, sizin yanınızdaki masayı ayırtan müşterimizin tekne arızalanmış hala Simi açıklarında tamire uğraşıyorlar” dedi.

Ben de “Hay Allah! Bak şu Allah’ın işine” dedim, fazla ayrıntıya girmedim...

(Aman bir yanlış anlama da olmasın. Derdim klasik “motorcu-yelkenci” geyiği değil. Yelkenciler arasında da tonla ayarı bozuk insan var. Bazen biz de bilerek, bilmeden gönül kırmış olabiliriz, o da ayrı... Ama korkarım ki, 1500 HP gücü elinin altına alan daha kolay bozulabiliyor...)

Hayıt’ta sakin bir gecenin ardından sabah yine Kızıl Erik’in sağanakları altında Knidos’a geçtik. Yacht Türkiye’nin Temmuz sayısında detaylı bir şekilde yazdığım Knidos’ta işler rayına oturmuş. İskelenin önüne bir T yapmışlar. 25 civarında tekne iskelede, 10 gulet kıyıya kıçtan kara, bir 10 kadar yelkenli de alargada... Sert hava nedeniyle bu tarihi limanımız ağzına kadar doluydu.

Sabah erken saatlerde çıktığımız yolda, Kos açıklarında yine kuzeyden 24-25 knots rüzgara saplandık. BAYK Arkas Cup’ın “iki Yaka” yarışına katılan 25 tekne yanımızdan balonlarını açmış şimşek gibi geçip gittiler. Son sıralardaki bir tekne tam bizim hizamızdan geçerken fena bir knock-down yedi. Öyle bir yattı ki, direği tamamen suya gömüldü. “Suya düşen var mı, yardıma ihtiyaçları var mı?” diye bakarken baktık ki, sırılsıklam tekneyi topladılar, yarışa devam ettiler...


Boş bir çaba...

Sonunda yeniden Kos limanına girdik.

Seda hanım tüm cevalliği ile bize bu kez marinada daha sakin bir köşede yer tutmuş.

Demirledik ve hemen kiralık bir araba ile denizden tam olarak keşfedemediğimiz Kos’u karadan fethetmek üzere süratle yollara koyulduk.

Kos’da samimiyetle söylemeliyim ki, fethedilecek hiçbir şey yok. Adanın ucundaki Kefalos’a kadar gittik. Dönerken kuzey kıyılarındaki Mastihari ve Tigaki’ye de girdik.

Yok, hiçbir şey yok.

Sadece... Belki...  Mastihari’de mendireğin hemen arkasında 2 sempatik taverna...


Ve son....

Sabah Samba’yı mümkün olduğunca erken Bodrum’da teslim etmemiz lazım. Akşama yeni bir tura çıkacak...Erken kalktık.

Şaşırtıcı bir şey!

Kos büyük Yunan Krizi ve bölgesel tembelliğe rağmen güne çok erken başlıyor. Saat 7’de neredeyse tüm dükkanlar kafeler açıktı. Güzel bir espresso içtik, tekneye atladık. Neyse ki bu kez zincirimiz de dolanmamıştı.

Limandan çıkar çıkmaz, rüzgarı da bulduk.

Ekip içerde bavulları toplarken, ben dışarda kendi başıma çaktırmadan yelkenleri açtım. Motoru kapattım. Fışır fışır minik dalgaların üstünden sekerek Bodrum Marina’ya doğru yol almaya başladık.

Derken işini bitiren yukarı çıktı. Artık son dakikalar, espri yok, kahkaha yok, sohbet yok, herkes düşünceler dalmış. Kent hayatı mı düşünülüyor nedir?

Sabah saat 8, ne gam! Bir gün önce marketten aldığım bacardi breezer ve mohito’ları dolaptan çıkardım.

Herkesin yüzü güldü... Son bir keyif derken Akyerler açıklarında küüüüt diye rüzgar gitti.

“Üflesek mi, akıntı mı” derken, bir acı karar vermek zorunlu hale geldi.

Motoru çalıştırdık.... Gaz kolunu ittirdikçe gürültü artıyor, tekne hızlanıyor...

Beden dursa bile, zihinler koşuyordu.

Tatil bitmişti.

 

-------------------------------------


 

Agios Panteleimon Festivali’nde 2 saatlik mola!


“Greek Salad” nasıl evrensel bir kalitedir, komşumuz “Greek İnsanı” da öyle bir güzel insan örneği.. Çatık kaşlar, sert bakışlar, siyah saçlar, yüksek sesle konuşmalar.. Kahkahalar, ani hareketler.. Sirtaki, uzo, çipuro, retsina; Saçlardan, gözlerden fışkıran mutluluk, kızgınlık,rahatlık, tasasızlık. Akdenizlilik bu olsa gerek..

Tilos’un en yüksek rakımlı tepelerinden birinde kurulu yüzlerce yıllık manastırda 27 temmuz’da düzenlenen Agios Panteleimon Festivali’nde Yunanistan’ın dünyanın dört bir yanından gelme büyük bir kalabalık (belki 2 bin kişi)  vardı. Manastırın girişindeki adanın efendisi sayılan Aziz Pantelemion’un ikonasını öpüp bir mum diken tüm eski Tiloslular ardından ailelerinin toplandığı uzun masalardaki yerlerini alıyor; Gece boyunca souvlaki (şiş kebap) kemiriyor, meyve yiyor, ucuz şaraplar içiyor; Ve halkalar içinde sabaha kadar dansediyorlardı.

Manastırda bizim gibi turistler hemen belli oluyordu. Elimizde fotoğraf makineleri, gözlerimizde de bu doğal yaşam sevinci ve samimiyeti karşısında hafif bir şaşkınlık..

41 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentarios


bottom of page