top of page
  • aliboratav

EGE’NİN ORTASI, KİKLAD ADALARI 2: Paros ve Anti Paros - 2015 Ağustos

Paros Naoussa Marina

Yacht Türkiye’nin geçen sayısındaki yazıma ‘Kikladlar’da cehennemi ve cenneti yaşadık’ diye başlamıştım. Gezimizin şiddetli kuzey rüzgarı ile geçen ilk yarısında, yani Kitnos-Sifnos-Despotiko parkurunda sahiden denizin nasıl bir kabus yaratabileceğini gördük.  Ama bu yazıda anlatacağım ikinci bölümünde, aynı deniz bize bu kez cenneti tattırdı. Paros’un doğu yakasındaki Livadhi Koyu’na ulaşıp sağlam bir demir döşememizle birlikte rüzgarlı bölge maceramız bitti. Gezimizin Paros ve Anti Paros’a ayırdığımız son üç gününde rüzgarın tatlı esintisi, çarşaf gibi bir deniz keyfi, Naoussa’nın hareketli mavi beyaz sokakları ve rahat bir dönüş yolu bizi bekliyordu...


Kiklad Adaladı’ndaki bir haftalık ve 200 millik yolculuğumuzun ilk dört gününe kötü bir rüzgar damga vurmuştu. Andros’un kuzeyinden yani yaklaşık Atina çizgisinden başlayıp özellikle güneye doğru inen; Kea, Kitnos, Serifos ve Sifnos adalarının doğusunda kalan koridorda etkili bir fırtına... Günlük standart tayın olarak 30-40 knots hava ile denizin ortasında çamaşır makinesine girmiş gibi bir yolculuk…Hatta, son gün maksimum noktada 4-5 metre dalga ve 55 knots’a varan rüzgar şiddetiyle Paros’a turşumuz çıkmış bir durumda ulaştık.

Son gün yolda huzura ulaşacağımıza ilişkin aslında çok esaslı bir gösterge vardı.  İlk üç gün denizde neredeyse tek başımıza seyir yapıyorduk. Fırtına nedeniyle bizim yolculuk yaptığımız bölgede dolaşan pek yelkenli yoktu. Geçirdiğimiz üç gecede de, uzak yol yapıp konakladığımız barınaklara gelenler kaptanlı teknelerdi. Onlar da bu coğrafyayı iyi bilen denizciler oldukları için, sanıyorum hava kararmaya yüz tutup rüzgar 40 knots’lardan 20’lere gerileyince yola çıkıp adalar arası mesafeleri karanlıkta aşıyorlardı. Ne zaman ki, Paros’un güneyindeki Despotiko Adası’nın altına geçtik, günlerdir denizlerde görmediğimiz yelkenliler birden belirdiler. Biz Atina’dan aşağı mecburen rüzgar dalga arasında gezerken Kikladlar’da uzun süreli deniz tatili yapan yelkenlilerin anlaşılan tümü Paros’un altındaki görece sakin sulara kaçmışlardı.

Azgın dalgalar arasında Despotiko’ya doğru inerken ufukta full arma yelken yapanları görmek doğru yolda olduğumuzun kanıtıydı.Yolda hala devam eden şiddetli rüzgara rağmen, Paros’un doğu yakasındaki Livadhi Koyu’na işte bu umutla girdik...

Nihayet fırtına bölgesinden kurtuluyor ve huzura kavuşuyoruz.


Hedef adamız: Paros...

Yolculuk planlarımızı yaparken Kikladlar’da hepimizin en çok görmek istediği adalarParos ve Anti Paros’tu. Son yıllarda Avrupa jet-set’inin de gözdesi haline gelen Paros, neredeyse Kiklad adalar grubunun tam ortasında. Çok yakınındaki Naksos ve Anti Paros adalarıyla bir kitlesel turizm merkezi haline gelmiş durumda. Mikonos ve Santorini gibi aşırı pahalı değil. Tarihi mirası, mimari dokusu ve güzel deniziyle ilgi çekiyor. Hemen adanın güneyindeki Keros, Irakleia, Schinoussa, Koufonisia ve Antikeri adaları da ‘Mikro Kikladlar’ olarak anılıyorlar ve bölgenin en güzel denizi sanırım bu adalarda.

Livadi Koyu, Paros’un doğu yakasında küçük ve hareketli bir balıkçı köyü. Aslında denizcilerin birinci tercihi adanın kuzeyindeki geniş Naoussa Koyu. İkinci  favori nokta da adanın merkezi Parikia Koyu. Adanın ana limanıParikia, feribotlar buraya yanaşıyor. Özellikle hızlı gemilerin liman içinde kaldırdığı dalga rıhtıma bağlı tekneler için bir sıkıntı kaynağı. Livadiise eski zamanlarda Paros’un meşhur mermerlerinin  yük gemilerine yerleştirildiği limanmış. (Sadece Yunan site devletlerinde değil, Roma inşa edilirken de kullanılan mermerin önemli bir bölümü Paros’tan taşınmış. Hatta Paros mermeri Avrupa’da öyle ünlenmiş ki, Napolyon kendi heykellerinin pek çoğunu Paros’tan getirilen mermer ile yaptırmış.)

Bugünse, Livadi’ye rağbetliman ve çevresindeki sakin ve lezzetli tavernalardan kaynaklanıyor. Adanın merkezindeki yoğunluk ve kalabalıktan kaçanlar otobüs ya da araba ile buraya akşam yemeği için geliyorlar.

Biz hayli yorgun olduğumuzdan öğleden sonramızı koyun dibindeki kumsalda, tavsiyeye şayan Remezzo isimli sempatik bir kafe-barda geçirdik. Akşam da fazla oyalanmadan rıhtımdaki Markakis isimli tavernaya çöreklendik. Tripadvisor’da ‘sıradışı lezzetler bulacaksınız’ yorumundan etkilenerek oturduğumuz Markakis’temaalesef her şey sıradan kategorisindeydi.


Bizde macera bitmez...

Sabah kalktık ki, güvertenin üstü, hatta biminiye rağmen kıç havuzluk sırılsıklam... Tüm koy çiğ ile yıkanmış gibi ıslak. Hava sıfır. Yaprak kımıldamıyor.

İşte iyi haber diye ben buna derim. Başka denizleri bilmem, ama Ege ve Akdeniz’de sabah çiğ varsa, o gün rüzgar olmaz. Tersine, güverte kupkuruysa, anlayın ki, rüzgar kuzeyden bindirecek...

Günlerdir heyecanla beklediğimiz Naoussa Koyu için hemen bir şeyler atıştırıp toparlandık. Nihayet huzurlu bir deniz... Motor seyrini bu kadar özleyeceğim aklıma gelmezdi.

İşte tam “Huzuru bulduk” derken, zinciri toplamaya başladığımız anda, ayvayı yediğimizi anladık. Çapayı 50-60 metre öteye hiçbir çapariz olmayan kumluk bir alana sapladığımızı biliyorum. Ama rıhtımdan 10 metre açıldığımız anda zincir bir yere takıldı ve gelmiyor. 3 metre derinlik var, liman içindeki hafifçe bulanık suya rağmen çok net bir şekilde zincirimizin eski paslı bir çapaya ve hemen altımızdaki paslı tonoz zincirine bir bulamaç içinde dolanmış olduğunu gördük. Hemen maske palet takıp daldım. Bunca yıldır belki 10-15 kere liman içinde çapa takılması, zincir dolanması yaşamışızdır. Dümdüz serilmiş bir zincirin (çapa bile değil) böyle bir karmaşa içinde liman artıklarına dolandığını ilk kez görüyorum.

Kıyıda da motorsikletli bir kadın peydah oldu. Dalgıç ihtiyacı var mı diye bizim ne yapacağımızı bekliyor. İnat ettik, halatla 3 kez askıya alıp düğümleri tek tek çözdük. Geceleyin kurtarma parası peşindeki dalgıçlar mı bizim zinciri böyle doladılar, bilmiyorum...


Naoussa’nın billur koyları...

Zinciri çözdükten sonra hızla Paros’un en güzel bölgesi Naoussa’nın yolunu tuttuk. Deniz o kadar sakindi ki, adanın kuzeyinde Naoussa Koyu’nin girişindeki sığlıklar ve kayalıklarla kaplı bölgeyi başüstüne  bir arkadaşımızı gözcü olarak yerleştirip dolana dolana geçmeyi bile göze aldık. (O bölgede kayalıkların dışından geçmeye kalkarsanız yol 3-4 mil uzuyor.)

Ve sonunda, gökyüzünden boğanın boynuzlarına benzeyen bir coğrafi yapıya sahip olan Naoussa Limanı’na girdik. 2-2.5 mil çapında bir ucu kesik daire biçiminde bir dev koy. Boğanın boynuzları arasındaki açıklık kuzeye bakıyor. Dolayısıyla sert kuzey rüzgarında koyun içi hayli dalgalı olabilir. Şehir koyun tam güneyinde, yani bu açık ucabakıyor. Ama marina esaslı bir çift mendirekle korunuyor. Ayrıca boynuzların kavislerinin içi, sert havada bile çarşaf gibi bir deniz olacak kadar korunaklı. En güzel köşe de koyun kuzey batısındaki AgiaIoannis Koyu. Bu koyun dibinde sonradan diskoya çevrilmiş bir eski kilise var. O nedenle RodHeikell, “Geceleri her havaya liman bu güzel koyda uyumaya kalkışmayın, üzülürsünüz” diyor.

Ama biz sadece bir deniz keyfi yapacağız ve sonra marinaya gideceğiz. Kıyıdan 20-30 metre açıklıkta 4 metre derinlikte demirliyor ve sakin bir öğleden sonra geçiriyoruz. Deniz turkuaz renginde ve kadife gibi...

Limanın içi sayısız yelkenli, motor yat ve megayatla dolu. Ama liman o kadar büyük ki, kimse birbirini rahatsız etmeden bir köşede keyif yapabiliyor. Özellikle AgiaIoannis’in tam karşısında, koyun kuzeydoğusundaki Laggeri Koyu ayrı güzellikte…

Butikler, tavernalar ve mavi panjurlu, kübik beyaz,klasik ada evlerinden oluşan Naoussa’yı dolaşmak için fazla geçe kalmadan demir alıp marinaya doğru yollanıyoruz.

Marina girişinde asık suratlı bir görevli bize geceleme fiyatlarını bağırdı. Biz de “Tamam kardeşim, ödeyeceğiz her neyse” diyerek içeri girdik. Bu pek de nazik olmayan karşılamaya rağmen, güzel bir yere bağlandık.

Rıhtımın açık denize bakan köşesinden bir de denize girdikten sonra süslenip püslenip (Paros, jet-set’in adası ya...))) kentin sokaklarına daldık.


Naoussa'nın ünlü tavernalar limanı..


Daracık sokaklar, şirin butikler...

Eski çağlardan buyana Paros’un balıkçı köyü olarak bilinen Naoussa, geniş bir yerleşim alanı. Eski zamanlarda, savunma için kalesi olmayan bu tür yerleri korsan saldırılarına karşı daha kolay koruyabilmek için sokaklar daracık yapılırmış. Hatta bazen düşman askerleri kaybolsun diye labirent tarzı geçişler ve çıkmaz sokaklar da eklenirmiş. Naoussa Köyü bu şehir savunması yönteminin Ege adalarındaki en iyi örneklerinden biri.

Bugün, kolaylıkla kaybolabileceğiniz bu daracık sokaklarda, düşman askerleri yerine muazzam bir pahalı butikler, kafeler, tavernalar zinciri var. Ve debisi yüksek bir insan seli bunların arasında başdöndürücü bir şekilde dolaşıyor.

Naoussa’ya o kadar büyük bir turistik ilgi var ki, özellikle temmuzun ikinci yarısında ve ağustos aylarında restoranlarda oturacak yer bulmak bile ciddi bir sorun oluyormuş.

Şehrin begonviller ve şık gölgeliklerle süslü sokaklarının yanısıra balıkçıların demirlediği eski liman bölümü de çok güzel. Denizin ortasındaki eski Venedik Kalesi’nin iki yanında uzanan antik dalgakıran üzerinde gezmek, balıkçı barınağının kadrolu kaz ve ördeklerinin filo halinde kayıkların arasında dolaşmasını seyretmek çok keyifli.

(Bu kazlar yelkencilere pek alışıklar. Karınları acıkınca bir teknenin yanına gelip gagalarını yukarı çevirip açıyorlar, bağrışmaya başlıyorlar. Siz 8-10 dilim ekmek atınca mutlu mutlu yiyip limanın dibindeki azmakbaşına dönüyorlar.)

Ve tavernalar, kafeler...

“Naoussa’da tek bir taverna söyle” derseniz, yanıt çarşı içindeki Yemeni . Fakat Yemeni o kadar ünlü ki, özellikle kalabalık sezonda dış mekanda yer bulmak neredeyse imkansız. Biz ara sokaklarda bir hayli dolaştıktan sonra limanın doğusundaki kumsalda sıralı 2-3 tavernadan birine oturduk;Mitsi Taverna/Ouzeri...Fiyat-kalite denklemi açısından da gayet mutlu kalktık. Aynı kumsalda Glafkos isimli bir taverna var, yemekler biraz daha iddialı, fiyatlar aynı.

Naoussa’da bir iki mekan önerisi daha:

Sabah kahvaltısı için şaşmaz adres olarak hemen marinanın karşısında RagoussisBaker’yi deneyin. Omlet de var, her tür nefis börek, çörek, pizza, kruvasan, pasta ve güzel kahve de...

İçki alışverişi yapacaksanız, Ragoussis’in hemen karşısında Cava İosif’e uğrayın. Harika Fransız, İtalyan şaraplarıyla dolu büyük ve serin bir kav, önünde envai çeşit malt viski, konyak vs bulacağınız yine büyükçe bir salon... Ayrıca dev bir hümidor içinde çeşit çeşit küba puroları…

Eski limanın iki köşesinde büyükçe iki meydan var. Bu meydanlarda Barbarossa, Marmitta, Mario gibi gezerken... Daha doğrusu mecburen masaların üstünden atlayarak meydandan geçerken tabaklardaki yiyeceklerini gördüğüm ve hiç de fena gözükmeyen liman manzaralı tavernalar bulunuyor.  Bunların avantajı tabii ki deniz kenarında olmalarının sağladığı serinlik. Ama ‘ferahlık’ diyemeyeceğim çünkü her iki meydanda da alt alta üst üste 200-300 sandalyede insanlar yemek yiyorlardı.


Anti Paros’a geçiyoruz...

Naoussa’da çok güzel, dolu dolu bir gün ve akşam geçirdikten sonra ertesi sabah erkence saatlerde marinadan ayrıldık ve Anti Paros’a doğru yola çıktık.

Anti Paros, Naoussa’dan 15 mil, Paros’un merkezi Parikia’dan sadece 3 mil mesafede güney batı istikametinde küçük bir ada.Kuzeyden güneye inerken Anti Paros’u bordalarken yolda iki minikada  göreceksiniz. Bu adaların doğusu çok daha geniş görünmesine rağmen bir tuzak. Arada 1 metrelere kadar düşen pek çok kum bankı ve kayalık var. Adaların batısında kalan geçitten de çok dikkatli geçmeniz lazım 3-4 metre su olan bu geçitte, her iki yakada da ortalara kadar uzayan resifler bulunuyor. Bu yüzden mutlaka bir kişinin başüstünde polarize gözlük ile gözcülük yapması ve yüksek dalgalı havalarda bu geçitleri kullanmaktan kaçınmak gerekiyor.

Anti Paros’ta konaklamak da oldukça ciddi bir sorun. Çünkü tek limanda 500-600 metre çapında ve2.5-3 metre derinlikte alargada kalınabilecek bir alan var. Limanın kuzeyinde derinlik bir anda bir metreye düşüyor. Limanın ortasında bir küçük balıkçı ve gezi tekneleri iskelesi bulunuyor. Burdan indirme-bindirme yapmak mümkün, ama yer bulmak neredeyse olanaksız. Onun dışında, limanın girişinde, güney istikametindeki kayalık mendireğe liman dışından kıçtan kara 8-10 teknenin koltuk halatı alarak yanaşması mümkün. Aslında, batılı ve kuzeyli havalarda en emniyetli yer de burası. Ama kayalardan yürüyerek köye gitmek zor.

Biz limana girdiğimizde şansımıza alarga bölgesinde sadece 6-7 tekne vardı. Hemen emniyetli bir bölgeye 30 metre kadar zincir döşeyerek demirledik. Koyun dibi kum-balçık, çapamız dibe iki tonluk bir tonoz betonu kadar sağlam yerleşti. Güvenle geceledik.


Anti Paros liman ve huzur


Adanın güzellikleri...

Adanın çok güzel denize girilebilecek birkaç koyunun (Güneydoğu kıyısında Feneromeni Koyu’ndaki Sostis Bükü’nü özellikle kaydedin) yanısıra üç önemli özelliği var.

Bunların birincisi hemen balıkçı iskelesinin karşısından başlayıp ‘chora’ya kadar giden ana cadde... Anti Paros’un tüm dükkanları bu taş kaplı caddenin üstünde. Evleri saran begonviller, bahçelerdeki Ilgın ağaçları harika bir atmosfer sunuyor. Bu caddede bir kafede oturup akşamüstü bir frappe ya da beyaz şarabın keyfi müthiş.

Adanın ikinci mutlaka görülmesi gereken özelliği, bu ana caddenin ucundaki ortaçağ kale mahallesi (Venedik Kalesi).Buraya ‘chora’ diyorlar ama,chora adı verilen işgale karşı kolay korunan dağ köyleri gibi değil. Hemen limanın kıyısına, yamaca kurulmuş. Sadece evlerin dış cephelerinden oluşan bir korunma sistemi var. Fransa’daki ‘bastide-kale köy’lerin minik bir örneği sanki.

40-50 evden oluşan bu mikro chora sahiden etkileyici. Sarnıcı, şarap-zeytinyağı fabrikasının kalıntıları, iki minik şapeli, evler arasında bazı küçük geçitlere örülmüş kale duvarları, kale kapısı ve tüm evler çok iyi korunmuş, olduğu gibi duruyorlar. Evlerin pek azında hala oturanlar var. Binaların çoğu sanat galerisine dönüştürülmüş. Meydanında açık hava sergileri, konserler, konferanslar yapılıyormuş.

Adanın üçüncü  önemli özelliği de limandan yarım saatlik yürüyüşle çıkılan bir tepedeki mağarası. Muazzam sarkıt ve dikitleriyle ünlü bu mağaraya 70 metrelik bir kule-kuyudan basamaklarla iniliyor. Bu başdöndüren basamaklarda Lord Byron gibi ünlü isimlerin imzaları var. 1673’te Fransa’nın istanbul Büyükelçisi (arkeolog) Marki de Nointel bu mağarada üç gün yaşamış ve 500 kişilik bir Noel ayini düzenlemiş. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar bombalayıp önemli bir bölümünü tahrip etmişler. Mağara ancak 2000 yılında Avrupa Birliği hibe fonlarıyla tekrar temizlenmiş ve modern bir gezi noktası haline getirilmiş.

Kikladlarda son gece...

Rüzgarın ve dalgaların önünde dört günde 100 millik güneye iniş yolculuğumuzun bedeli olarak Anti Paros gecemizin ardından ekibimiz ikiye bölünecek. Yukarı çıkarken rüzgar yine çıkarsa 72 millik yol ve kafadan gelen dalgayla bol dayak yeme riskine karşı… Hanımlar bir gece Paros’un merkezi Parikia’da otelde kalıp cumartesi sabahı hızlı ferry ile 3 saatte Atina’nın Pire Limanı’na geçecekler. Macerasever beyler ise, Cuma sabahı hava koşulları çok azıtmadığıtaktirde biraz dalga yemeyi de göze alarak 72 millik Anti Paros – Lavrion yolunu yapacak, tekneyi sağlık, kendilerini selametle Lavrion Marina’ya bağlayıp ertesi sabah Atina’ya geçecekler.

Dolayısıyla bu son birlikte Kiklad gecemizi güzel bir tavernada noktalayalım, dedik. Ve Anti Paros’ta taze ürünlerle günlük menüler hazırladığını öğrendiğimiz ‘T’Ageri’ isimli tavernada akşam yemeği için yer ayırttık.

T’Ageri,Anti Paros Limanı’nın kuzey ucundaki Thelegos Kumsalı’na doğru giderken deniz kıyısında, sert rüzgarlarda alargadaki teknenizi de gözleyebileceğiniz bir çardak altı tavernası. Çok keyifli ve sempatik bir aile tarafından işletiliyor. Kendilerini neredeyse bir gurme restoranı olarak tanımlıyorlar. Ama Ege’nin ilk 50’si içinde yer alabilecekleri şüpheli. Yine de özellikle taze yengeç ürünlü risotto, spagetti ve yine yengeçli patatesli salataları Ege’de rahatlıkla ilk 20 içinde yer alabilecek tabaklar. Ayrıca yine kendilerinin yaptığı füme kefal balığı yumurtası da oldukça üst düzey bir lezzetti.

Son gece şerefine bir de en kalitelisinden Santorini şarabı söyledim ve olay bitti.

(Bir not daha: Son zamanlarda Yunan Adaları’nda iyi şarap bulamama gibi bir sorun yaşıyordum. Bu yolculukta Santorini’nin volkanik topraklarında yetişen şaraplarını keşfettim ve rahat ettim.)

Grinin 50 tonu...

T’Ageri yemeğimiz bittikten sonra bir göle dönmüş Anti Paros Limanı’nın ortasında alargada uyuyan teknemize dingimizle 2 parti halinde kolaylıkla ulaştık. Ertesi gün önümüzde uzun yol var. Ama...


Dediğim gibi, bizde macera bitmez!

Sabah 07.00 sularında uyandım. Sarı güneş ışıkları yerine odanın içinde puslu bir gri ton hakim... Tepemdeki heçe baktım, çiğ değil sanki yağmur yağmış gibi ve gökyüzü gri-beyaz bulutlarla kaplı... Grinin 50 tonu karşımızda... Hem de film değil gerçek!

Acaba bu hava bozar mı, diye söylene söylene kahve suyunu koyup kıç havuzluğa yöneldiğimde acı gerçeğin nihayet farkına vardım!

Sis, hem de nasıl bir sis... Kamara kapısından dümenler zor görülüyor. Bıraktım 40 metre arkamızdaki yelkenliyi...

Hadi bakalım! Önümüzde 72 mil yol var. Daha o kayalık geçitten, hem de bir chartploter’ımız bile olmadan, telefondaki Navionicsapp marifetiyle geçeceğiz. Sonra Paros’tan yarım saatte bir kalkan ve 30 mil hızla düdük çala çala giden dev gemiler üstümüzden geçmeye kalkacaklar... Falan filan...

Kiklad cehennemi geri geldi!

Kahvemi içerken hava durumu raporlarını inceledim, basınç alanlarında, bulutlanma seviyelerinde bir sistemik sis şüphesi yok. Belli ki bu, özellikle sabah saatlerinde limanlarda ve boğazlarda oluşan ve güneşin karayı ısıtmasıyla ya da hafif bir rüzgar çıkmasıyla bir anda dağılabilen ‘Radyasyon Sis’ denen türde bir arıza. Yani felaket değil.

Ama gel de, bu durumu bizim ekibin ‘safetyfirst-önce güvenlik’ ekibine anlat...

Bizim feribot yolcuları, “Biletleri, otel rezervasyonunu yakalım, hep beraber dönelim. 6 çift göz denizde daha iyi görürüz” fikrinde.

Sonunda, hep birlikte  “Bunun zararsız bir sabah sisi olduğu, hafif bir rüzgar çıktığında görüş mesafesinin bir anda 300-400 metreye çıktığı” konusunda hemfikir olduk.“Feribot yolcularını karaya çıkarıp, radar reflektörümüzü direğe çekme, dingiyi güverteye yerleştirip harekete hazır hale gelme, bir açıklık bulduğumuz anda da hemen hareket edip geçidin öteki tarafına, açık denize çıkma” gibi bir ortak mantıkta buluştuk.

Yolcularımızı 1-2 çantayla karaya çıkardık, tekneyi hazırladık veeee...

Birde baktık sahiden hafif bir rüzgar çıktı, zaten hava da ısınıyor. Sis bir anda bizim rotamız üzerinde, yani kuzeyden başlayarak tamamen kaybolmaya başladı.

Bastık gaza, çıktık Anti Paros geçidinden açık denize... Ortalıkta sis-mis, bir şey yok... Şahane!


Son saatler...

Ortalama 7.5 mil sürat ve 9.5 saat seyir olarak öngördüğümüz 72 millik dönüş yolculuğumuz, o sabah sisi şokunun ardından pür neşe başladı. Biriki küçük aksilik, bir iki tatlı sürpriz de yolumuza renk kattı. Saatler su gibi akıp gitti.

Anti Paros’tanotopilotu 307 dereceye ayarlayıp, 2500 devir motor, 7.5 mil sürat ile yola çıktık. Deniz alabildiğine sakin, 40-45 derece, neredeyse dar apaz 8-10 knots kuzey rüzgarı almaya başladık. Anayelkeni tam açtık. Cenovayı da yüzde 80-90 seviyesinde açıp çift ıskota neredeyse ana direğe paralel tam orsa pozisyonuna ayarladık. Motoru 2200 devire indirmemize rağmen, süratimiz 8.2 mil seviyelerine çıktı. Yine şahane!

Havanın sakinliğine güvenerek iki vardiya halinde kahvaltı olayına girdik. Ben kahvaltımı bitirip güverte nöbetini aldığımda Paros’tan 7-8 mil kadar uzaklaşmış ve pus nedeniyle adayı gözden kaybetmeye başlamıştık. Kitnos’un kuzey ucuna ise önümüzde 40 mil civarında yol var. Yani tam açık denizdeyiz ve hiçbir kara parçası görünmüyor, kerteriz alacak da hiçbir şey yok. Tam güzel güzel kahvemi içerken, belki güneşin de açısının değişmesi ile huzursuzlanıp etrafıma bakındım ve Paros’tan çıkması muhtemel bir hızlı ferry’nin bizimkine göre hayli kuzeyli bir rotada tam yol gittiğini farkettim.

Önce “Bu nereye gidiyor acaba, Selanik’e sefer mi var Paros’tan” diye içimden geçirdim. Sonra bunun mümkün olmayacağını Kikladlar’dan geri dönen hızlı ferry’lerin Paros’tan sonra hatta hiçbir limana uğramadan Pire’ye gittiklerini hayal meyal hatırladım. Oto pilotun göstergesine baktım: 307!

Bu duruma anlam veremeyip, bir de telefonuma başvurayım, dedim. Açtım Navionics App’i, 3-5 saniye sonra rotamız çıktı, bir dere göreyim, kırmızı rota çizgisinin güneyi Girit Adası’nı gösteriyor...

Mekanik pusulaya baktım,sapma doğru. Dakikalar içinde güneye doğru yol almaya başlamışız. Rotayı normal pusuladadoğruladık, başladık otopilotu test etmeye, 4-5 dakikada sapıtıyor ve açık yelkenlerin etkisiyle tekne güneye dönmeye başlıyor...

Aksilik 1!!! Oto pilot yok,neredeyse 60 mili dümen tutarak gitmek zorundayız.

Aksilik2!..

Açık denizde önümüzde yeniden sis belirdi. Yapacak şey yok. Gemilerin Atina rotasının birkaç mil güneyindeyiz. Ama yine de radar reflektörünü tekrar direğe çektik. Bir kişi başüstüne yerleşti. Yola devam ettik.

Neyse bu sis belasından da yarım saat geçmeden tamamen kurtulduk. Muhtemelen Paros’tan sabah saatlerinde rüzgarla sürüklenen aşırı nemli hava...


Saatler yine geçti, geçti, geçti...

Rüzgar biraz daha arttı. 13-15 knots’a oturdu. Kitnos kuzey burnunu bordaladık, teknenin pruvasını  batıya çevirmemizle birlikte cenovayı da sonuna kadar açtık. Motoru kapattık, Kea’nın güney ucuna kadar 8 mil tatlı bir rüzgarla motoru da dinlendirerek keyifli bir apaz yelken seyri yaptık.

Haritaya göre, Kea’nın güney burnunu dönünce teorik olarak rüzgara tamamen kapalı dik bir kayalığın dibinde bir alan olmalı.

Döndük burnu, girdik kayalığın altına, yelkenleri kapattık. 100 metreye kadar yükselen kayalara 10 metre uzaktayız ve derinlik 80 metre. Kapattık motoru, tekne rüzgarsız kuytuda hafifçe sallanırken kıç havuzluğu açıp merdiveni taktık ve yine 2 vardiya halinde denize atladık.

Yolculuğumuzun en güzel deniziydi. Altımızda sınırsız ve lacivert sular, cildinize ipeksi bir deniz dokunuşu. Şahane ve nefis! O sudan 10 dakika çıkamadım, derinlere daldım, kendimi Big Blue kahramanı Jacques Mayol hissettim!

Kea’nın güney ucundaki bu muhteşem deniz molasından sonra ayılmış bir şekilde yine yelkenleri açıp Lavrion’a kadar 15 millik yola attık kendimizi. Lavrion ile Makronissi Adası arasındaki boğazda bir kez daha aynı şekilde deniz molası verdik. Güzeldi ama ilki kadar değil.

Ve bu deniz molalarına rağmen Lavrion limanına hesapladığımızdan 15 dakika kadar önce varmayı da başardık. Demek ki yelken-motor ortalama 8 mil gibi bir sürat yapmışız. Eh bu da bir gezi teknesi için hiç de fena bir performans değil.


Lavrion-Atina tavernaları...

Bizimkine benzer bir gezi-anı yazısında okumuştum. “Kikladlar’da yaptığımız bir haftalık gezinin ardından en güzel yemeklerden birini Lavrion’da yemiştik” diye yazıyordu. Vallahi hak verebilirim!

Lavrion’da limanın hemen arka sokaklarında (Tıpkı Preveze gibi) çok hoş bir tavernalar mahallesi var. Buradaki en ünlü taverna da mahalle meydanının tam ortasındaki Maria’nın Yeri... Gittik oturduk. Hesap biraz tuzluydu (Biz adalarda 6 kişi ortalama 110-130 Euro hasap ödüyorduk, Maria’da 3 kişi 96 Euro hesap geldi!) Ama lezzetler çok iyi. Örneğin bu yolculuktaki en güzel midye saganaki’yi burada yedim.

Ertesi gün tüm ekip Atina’da buluştuk. Akropol’ün çevresinde yine bir kutsal yürüyüş yaptıktan sonra Plaka’nın tam göbeğindeki Çince-Arapça-Japonca ve tüm AB dillerinden olduğu gibi Türkçe menüsü de bulunan en turistik tavernada da hiç de fena olmayan bir yemek yeyip Kiklad Adaları turumuzu tamamladık.

Darısı gelecek yılın uzun yol rotasına...

 

--------------------------------

 

Kiklad Adaları...

Yerleşimin M.Ö 15 bin yılına, uygarlığın M.Ö 3000’e kadar uzandığı 56 adadan oluşuyor. Bunların 24’ünde yerleşim var. Gerisi kayalık. Kiklad, ‘çember’ anlamına geliyor. Merkezini Mikonos’un hemen batısındaki kutsal ada Delos’un oluşturduğu bir çember. Aslanlı terasıyla ünlü Delos’un 16 mil batısındaki Siros da zaten adalar grubunun halen idari merkezi.

Müzik, sefa ve gece hayatı ile ünlü, hatta Rembetiko’nun doğduğu  Mikanos; Yamaç mahallelerinin muhteşem manzaralarıyla Santorini, Ege’nin en ünlü volkanik adalarından Milos (Bu ada da Louvre’a kaçırılmış Afrodit -Venus de Milo- heykeliyle ünlüdür); Big Blue filmine ev sahipliği yapmış lacivert denizleriyle Amargos; Sualtı güzellikleriyle AB doğa koruma alanları listesindeki Despotiko; Yunan tatilcilerin favori mekanı  Sifnos; Beyaz mermerleriyle ünlü ve son zamanlarda Avrupa jet-set’ine ev sahipliği yapan Paros ve Anti-Paros; Eskiden Hermes’in adası olarak bilinen, şimdilerde en zengin Yunan armatörlerinin yaşadığı, üstünde 600’ün üstünde manastır, şapel ve kilise bulunan Andros; Ege’deki en güzel ve etkileyici Chora’lardan birine sahip olan Folegandros...

Bu şöhretli adaların tümü 100 millik bir çember içindeki Kiklad adalar grubunda bulunuyor. Fransa ya da Hırvatistan’dan tekne getirenler yoruldukları için bu bölgeyi hızlı atlıyorlar. Bizim sahillerden yola çıkanlara Ege rüzgar koridoru ve uzun yol korkutucu geliyor, cesaret edilemiyor. Dolayısıyla aslında Ege Adaları’nın belki de en görkemli olan bu bölümü bizim denizcilerimiz tarafından pek rağbet görmüyor.

Bir haftalık bir Kikladlar tatili için en makul seçenek Atina’ya 50 km. mesafedeki Lavrion’dan bir tekne kiralayıp insaflı bir tur rotası çizmek. Biz öyle yaptık.

 

-------------------------------

 

Parikia 100 Kapılı Kilise...


Paros Parikia’dan izlenimler...

Paros’un merkezi Parikia’ya ben gidemedim, ama bizim ekibin yarısı bir gün ve akşamı orada  geçirdi. Özetle aktardıkları bilgiler şunlar:

“Parikia, neredeyse Naoussa kadar hareketli ve butikleri, tavernalarıyla zengin bir kent. Marina ve liman yakınlarında da çok güzel plajları var. Tekne ile gittiğinizde konaklamak açısından biraz problemli. Çünkü neredeyse saatte iki dev gibi gemi, hem de bazen oldukça yüksek süratlerde limana giriyor. Bunların yarattığı dalgalar ise,rıhtımda oldukça kuvvetli çalkantılara neden oluyor.

Mendireğin iç kısmına yanaşan 10-12 tekne nispeten bu dalgalardan korunabiliyor. Ama burada yer kalmayınca mendireğin dışına da uzun zincir döşeyip yanaşanlar var. Bunlar gemilerin dalgalarıyla ciddi sarsılıyor. Hatta, deneyimsiz ve kısa zincir döşeyenlerin çapaları kalın dalgalarla dipten kurtulabiliyor ve teknenin kıçı iskeleye bindirebiliyor.

Öte yandan, Parikia’ya giren çok sayıda tekne,limanın kuzey batısındaki Krios-MartselloKoyu’nda alargada kalabiliyor. Buradan kent merkezine yürümek de kabaca 20-30 dakika...”

Bu arada, Parikia’ya giderseniz 100 Kapılı Kilise’yi (Ekatontapyliani) görmeden dönmeyin. Bu yapı, Yunanistan’da hala kullanılan en eski Bizans kilisesi.

Bu kilise ile ilgili birkaç efsane var. En önemlisi, bu kilisenin bizim Ayasofya’yı inşa eden İsidoris’in çırağı tarafından yapılmış olması. Efsaneye göre İsidoris, Atina’ya dönerken “Dur bakalım şu çırağın pek methettikleri eserini bir görelim” diyor ve Paros’a geliyor. Kiliseyi gördüğünde kıskançlıktan çatlıyor ve “Olmamış bu ön duvarını yıkın hemen” diyor ve kilise yıkılıp yeniden yapılıyor.

Bu efsanenin bir versiyonu da şu: Kıskançlıktan deliye dönen İsidoris, çırağı Ignatius’u çatıdan aşağı itiyor. Çırak düşerken ustasının ayağını yakalıyor ve aşağı düşüp ikisi birden ölüyor. Ustayla çırak kilise avlusunun kuzeyindeki bir taşın altına gömülüyor ve ölümsüzleştiriliyorlar.

İkinci efsane de şu: Kilisenin adı ‘100 Kapılı’... Ama sayıyorsunuz sayıyorsunuz 99 kapı var. Efsaneye göre 100’üncü kapının bulunduğu gün Ayasofya tekrar bir Yunan kilisesi olacakmış... Yani yeniden Konstantinopolis günleri başlayacakmış... Eeee, bizim komşuların da her zaman pek iddialı efsaneleri ve hayalleri olmuştur!!!

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentários


bottom of page