2026’da, hayalimdeki coğrafyada; Bördübet Sığınağında..
- aliboratav
- 6 Oca
- 5 dakikada okunur
Her yılbaşında sezonun ilk rotasını belirleyip hayaller ve planlara başlarım. Bu yıl hayal çıtamı yükseltiyorum. Hedef: En az insan, en çok doğa; en fazla ağaç, en az tekne; en çok temiz deniz, en az karayolu bağlantısı; en az motor sesi, en çok kuş sesi bir bölge bulmak. ‘Kuş sesi’ kriterinin de işaret ettiği üzere; bu yıl hayal ve hedef: Gökova’da elektrik ışığı, müzik ve karayolu bulunmayan Bördübet Koyları…
(Gazete Oksijen'de 2 Ocak 2026'da yayınlanmıştır.)

Yeni yıla girdiğimiz günlerde, okurlarımızla “Gelecek yılın hayali, rüyası ne olabilir” diye düşünsel bir yolculuğa çıkmayı seviyorum. Birkaç yıldır üstümüze iyice fenalıklar üşüştü, o nedenle bu yılbaşında “sular ısınınca daha da güzel bir yolculuk nereye olabilir” diye zihnimi zorladım.
Evet, 2026’da çıtayı yükseltiyorum. Hedef: En az insan, en çok doğa; en fazla ağaç, en az tekne; en çok temiz deniz, en az karayolu bağlantısı; en az motor sesi, en çok kuş sesi olan bir bölge bulmak.
‘Kuş sesi’ kriterinin de işaret ettiği üzere; bu yıl hayal ve hedefimiz: Gökova’da elektrik ışığı, müzik sesi ve karayolu bulunmayan Bördübet Koyları!
MUTSUZ GEÇMİŞ, MUTLU GELECEK…
Bomba gibi bir yılı geride bıraktık. Denizden gelen haberlere bakıyorum. Öncelikle inanılmaz bir deniz trafiği yoğunlaşması, son 10 yılda tekne sayısında neredeyse 2 kat artış. Selimiye’ye, Killebükü’ne marina projeleri. Gökova’nın dibi Akbük gibi imkansız adreslerde bile bıktırıcı bir deniz kirliliği. Uçmuş gitmiş marina ücretleri. İkinci el tekne piyasasında çöküş, Göcek’te tonoz sistemi belirsizliği. Adaletsiz bağlama kütüğü harç sistemi… İç kapatan haberler bitmek tükenmek bilmiyor…
Geçenlerde genç kaptanlarla bir söyleşiye davetliydim, yanımızda bazı eski denizci arkadaşlar da var. Sohbet bu karanlık konular arasında sürüp giderken açık deniz eğitimini yeni tamamlamış bir arkadaş “Yani bizim için mutlu bir denizcilik olasılığı hayli düşük görünüyor mu demek istiyorsunuz?” diye soruverdi.
TABİİ Kİ HAYIR!
İşte konunun mucizevi kısmı burada, deniz öyle harika bir macera ki adım atan herkes, her gün sanki ilk kez kendi keşfetmiş gibi milyonlarca ayrıntı ile karşılaşıyor.
Denize 80’lerde adım atanlar 2000’li yılların başında “Bu ne kalabalık Göcek bitti artık” diye konuşuyorlardı. Biz de tekne maceralarına 2000’lere girerken adım atmıştık, o yıllarda Göcek’in en kalabalık koyunda bile 4-5 metre derinliğe demirlediğimizde dipteki kum tanelerini sayabiliyorduk.
Denizcilik yaşamı 2026’da başlayacak arkadaşlar da herhalde 15-20 yıl sonra bugünleri bir cennet olarak anlatacaklardır. Haksız da sayılmazlar.
Mesela tüm denizciler özellikle sezon ortasında koylardaki inanılmaz kalabalıktan dert yanıyorlar. Ama Ekim ayı sonlarında, fırtınaya yakalanmayalım diye 2 günde Hisarönü’nün dibi Orhaniye’den Gökova’nın ucu Ören’e hızlı bir yolculuk yaptık. Datça yolunda 5-6 tekne ile karşılaştık gerçi, ama ertesi gün Kargı’dan Ören’e 10 saatlik yolda sadece 2 tekne görebildik. Hele Gökova tam anlamıyla bomboştu.
Yani biraz sezon dışı denize açılın, kıyılarda sadece siz ve huzur olacaktır.
Evet madem, denizde hala cennetin ortasında yaşıyoruz… O zaman biraz da cennetin kalbinden bahsedelim.
CENNET DEMİŞKEN…
Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı, Bodrum yıllarında mavi yolculuk çağrısını şu sözlerle yapar: “Bodrum’a gelip Gökova’ya açılmamak sarayın kapısına kadar ulaşıp içeri girmemektir.” Cevat Şakir için Gökova cennetinin kalbi de körfezin güneydoğu kesimini kaplayan dantela gibi iç içe büklerdir.
Yine Cevat Şakir’in sözleriyle devam edelim:
“Girinti ve çıkıntılarıyla akıl erdirilemeyecek sırlar ve sürprizler saklayan Gökova Körfezi’nin şu ünlü ‘altmış altı bükü’… Büklerin sayısı sözüm ona 66 idi. Ama her koyun içindeki daha küçük koylar ve onların koynunda gizlenen bir sürü yavru bükler hesaba katılacak olursa… Bükler değil altmış altı, altı yüzü bile geçiyordu…”

İşte Cevat Şakir’in bahsettiği bu 66 bükün, belki de 600’den fazla minicik kovuğun çoğunluğu güneydoğu kıyılarının ortasında Bördübet bölgesindedir.
Burayı minik bir gezi bölgesi olarak tarif ettiğimizde, doğuda Tuzla, batıda Armonika (Gerence) Koyları arasındaki 20-25 kilometre uzunluğundaki kıyı şerididir. Bir yarım daire şeklindeki bu bölgede irili ufaklı 23 koy vardır. Bodrum’dan 4-5 saatte, körfezin tam karşı yakasındaki Ören’den ise 1-2 saatte ulaşmak mümkündür.
Ama dikkat! Bu bölgeye sadece ve sadece deniz yolu ile ulaşım var. Ve sanırım, ormancıların taşlık yolları dışında hiçbir koya karayolu olmadığı için bu bölge bugüne kadar böyle bakir, sessiz, bozulmamış kalabilmiştir. Burada deniz hayatı da kolay değildir. Teknelerin su, elektrik ikmali yapılabilecekleri bir iskele, alışveriş yapılabilecek bir market ve üstelik tembel denizcilerin yemek yiyebileceği bir restoran da yoktur. O nedenle guletlerin klasik uğrak günleri olan pazar ve pazartesi günleri dışında ziyaretçi denizci sayısı da çok fazla değildir.
Bugün mavi yolculuk kıyılarımızda karayolu erişimi olmayan, medeniyet hizmetleri sunulmayan bu türden bölgelerin sayısının bir elin parmaklarını geçemeyeceğini; karayolu olmayan koyların sayısının da ancak 20-30 adet kaldığını hatırlamak ise gerçekten asap bozucudur.
EFSANEVİ BİR COĞRAFYA…
Evet, ufacık bir alanda 23 koy dedik. En ünlülerini yeniden hatırlayalım… Bu bölgenin kuzeyinde efsanevi Tuzla ve Yedi Adalar koyları vardır. Tuzla’da 3-4 farklı demirleme bölgesi, Yedi Adalar’da da 5 muhteşem küçük koy bulunur. Bu koyların çoğu her havaya limandır…
Tam ortasındaki Bördübet ise neredeyse küçük bir körfez olarak da adlandırılabilir. Kargılı, Amazon, Çilekli, Balıkaşıran, Büyük ve Küçük Çatı, Ballıcak, Armonika Koyları doğayı doya doya yaşamak, kentsel kirlikten hayli uzak tertemiz denizlerle buluşmak ve kuş sesleri ile uyanmak açılarından mavi yolculuk kıyılarımızın en güzel gezi bölgesidir.
Zaten rivayet odur ki, Bördübet ismi Birinci Dünya Savaşı’nda bu bölgeyi sığınak olarak kullanan İngiliz denizcilerden (Bird’s Bed) kalmıştır.

Gökova’nın ve Bördübet’in efsaneleri bitmek tükenmek bilmez. Mesela bölgenin coğrafi olarak en etkileyici koylarından biri olan Balıkaşıran (Kayıkaşıran), Gökova ve Hisarönü Körfezleri’nin birbirine 800 metre yaklaştığı Datça Yarımadası’nın en inceldiği yerdeki koydur.
15-20 yılda bir tatlısu uyanığı ortaya çıkar ve Balıkaşıran ile Hisarönü tarafındaki Bencik Koylar’ının arasını kazalım, iki körfezi birbirine bağlayacak bir kanal yapalım, deniz yolu kısalsın, diye bir fikir ortaya atar, masaya planlar haritalar koyar tartışmayı başlatır. Son yıllarda bu planlara kanal açılırsa gezi rotası dışında kalacak Datçalılar itiraz etmekteler. Ama rivayet o ki, 2500 yıl önce Dor kavimlerinin geleceğini belirleyen Delfi kâhinleri de bu projeye şiddetle karşı çıkmışlardır.
ŞÖYLE Kİ; PERS AKINLARI…
Evet, Bencik’in dip noktası ile Gökova Balıkaşıran Koyu arasındaki mesafe 800 metredir. Hatta Heredot, Bencik’in dip köşesinden Gökova’nın Balıkaşıran Koyu’na kayıkların karadan çekildiğini yazmıştır. Sonra Bencik de, uzun yüzyıllar boyunca yöre denizcilerince ‘Kayıkaşıran Koyu’ olarak anılmıştır.
Nitekim Azra Erhat, Hisarönü anılarında şöyle anlatır: “Hisarönü Körfezi’nin kuzey kıyısı girintili çıkıntılıdır. Çiftlik, Kurucabük gibi pek çok yerde gecelemek olası, ama asıl uğranılacak yer Kayıkaşıran’dır. Karşı körfezdeki Balıkaşıran ile mesafesiyle, Datça Yarımadası’nın en dar yeri olan bu koyda, gemiyi açıkta bırakarak botla karaya çıkılır ve bir saatlik yol ile dağ tepe aşarak doruğa varılır. Gökova’da güneş batarken, Hisarönü’nde gün doğarken, insan böyle bir güzelliğin dünyada var olabileceğine inanamaz.”

Bu eşsiz manzaranın yanı sıra, bu kıstağın iki körfezi birbirine bağlayan kısa mesafesi nedeniyle, Hisarönü’nden Gökova’ya tarih boyunca pek çok kez bir kanal açılması hayal ediliyor. (En son birkaç yıl önce yine bu proje gündeme getirildi. Aslında amatör denizciler açısından çok cazip bir proje. Ama hem ekologlar, hem de Datçalı turizmciler bu projeye her gündeme geldiğinde şiddetle karşı çıkıyorlar.)
Bundan on yıllar önce, Karia kıyılarını araştırırken bu tarihi kanal projesini de inceleyen İngiliz arkeolog George Ewart Bean bölgedeki bazı kayalıklarda kesikler saptıyor. Bu izleri araştıran Bean, 2500 yıllık bu projeyi şöyle anlatıyor:
Persler M.Ö. 546 yılında Lydia Krallığı’nı yıktı, Ege kıyılarındaki İon ve Karia şehirlerini teker teker ele geçirmeye başladılar. Harpagos’un komuta ettiği Pers orduları güneye doğru ilerlerken Knidoslular Bencik ile Balıkaşıran arasındaki kayaları kırıp kesip ülkelerini bir ada haline getirmeyi ve savunmayı kolaylaştırmayı denemeye karar verdiler. Fakat sert kayaları parçalamaya çalışan işçilerin büyük çoğunluğunun hızla yaralandıkları, sıçrayan kaya parçalarından bir kısmının kör, bir kısmının sakat kaldığı görüldü.
Bunun üzerine Knidoslular Delfi Adası’ndaki kâhinlere başvurup ne yapmaları gerektiğini sordular. Delfi kâhinleri böyle sorulara her zaman altı mısralık yanıtlar verirlerdi. Knidoslulara iki mısrayı yeterli gördüler:
“Kıstak ne kale ister, ne de kazılmak’
Zeus isteseydi, bu karayı ada yapmaz mıydı?”
Bu net yanıtla Knidosluların kanal kazma girişimi bitti. Persler kapıya dayanınca da teslim oldular.

FİLMİN MUTLU SONU…
Bir tür ‘mutlu son’ mu demeli? Bilemedim.
Herhalde öyle ki, 21’inci yüzyıl da dahil olmak üzere tüm kanal kazıcılar, bir noktada bu ulvi körfez birleştirme projesinden vazgeçiyorlar.
Dolayısıyla bizim denklem şöyle: Denizde, koylarda ortam değişmediği sürece tüm denizciler mutlu.
Ortam değişirse, genellikle bir kişi ya da bir şirket mutlu, geri kalanlar ise genellikle mutsuz.
Heyecanlı ve kışkırtıcı gelecek sezon hayalleriniz daim olsun.






Yorumlar